Şimdi ağlıyordu, sakin ve yavaş yavaş yaşlarla, güçsüzlüğün ve ümitsizliğin bezginliğiyle akan sıcak ve iri damlalarla ağlıyordu. Niçin bu kadar hülya esiri olmuştu?
Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa, büsbütün eriyip bir küme çamur yapsa!
Kendi kendisine: "Ah, hülyalarım!" diyordu. ... Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir, bir başarmak azmiyle ayağa kalkar, zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak istiyormuşçasına silkinerek: "Niçin ümitsizliğe kapılmalı? Bir hasetçinin hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zayıf bir irade sahibi miyim" derdi.