Emek Ilgaz

Emek Ilgaz
@Emek_ilgaz
Kendi alanını bırakamamış bir sosyolog
ODTÜ-Sosyoloji (mezun) Ankara Ü.-Sosyoloji (YL)
9 kütüphaneci puanı
943 okur puanı
Ağustos 2023 tarihinde katıldı
10/10
·174 syf.··
Beğendi
·
2026 40. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 26 Nisan 2026 14:15
Ozan, Abdal ya da aşık, esasında bir kaynakla ilişki kurmaya çalışan kişinin adıdır. İnsanın varlığının kaynak ile diyaloğa geçmesi, onun ilksel yaşamından itibaren duyumsadığı dünyayı nasıl anlayacağını öğrenmeye başladığında bu manalanma ile ulaşılamaz bir aşk ilişkisi kurmasıyla olur. Bu ulaşılamaz bir aşktır zira kaynak hiçbir zaman çıplak bir gerçeklikle insanın kendisine gözükmez (esasında insanın kendisinden ayrı böyle bir çıplak hakikati de yoktur). Kaynak, ona ulaşmaya çalışan Abdal'ın dış koşulları içselleştirmesiyle birlikte Abdal'ın içerisinde oluşup, yine onun içinde gizemleşerek (ona manalanmaların yetmemesi hadisesi) tekrardan onun dışına çıkan bir "dış-içselliktir". Kaynağın oluşumunun bir yönü bu anlamıyla Bourdieu'nün "habitus" adını verdiği yatkınlıklar sisteminin içindedir. Diğer yönü ise bu sistem özünü yadsımasa da bunun ötesine geçen "gizil" bıraktığı yanıdır. Dünyeviliğin koşuşturmacasından uzaklaşarak bu "gizil" yanın peşinden koşan aşık, onunla her diyaloğa geçtiğinde bu diyaloğu bağlamasıyla "dil" temsiline döker. Bu anlamıyla bağlama, koşturduğu kaynağın temsilidir. Abdal, dünyevilik koşturmacasından uzaklaştıkça yersiz-yurtsuzlaşır ve yalnızlaşır ama o, toplumdan tamamen dışlanan biri değildir. Tersine, toplum onun avazında içselliklerindeki melankoliye dair bir şeyler hisseder. Onu dinleyerek yüreğindeki "dertler"i dinler. Bu melankoliyi açığa çıkardıkça da dinlemeye devam eder, kaynağın peşinden direkt gidemese de Abdal'ın sesinin onun peşinden gitmesine izin verir. Bu anlamıyla Abdal, kaynağı dile getirdiğinde insanlarda bir tekrarlama zorlantısı oluşturur. Kaynaktan kaçan insan, onunla yüzleşmek zorunda kalır. Oysa ki, Abdal bu yüzleşme ve diyaloğu kendi yaşam standardı haline getirmiştir. Neşet Ertaş da kaynağın peşinden koşmayla
Felsefe
Neşet Ertaş: Kaynak, Kaynak Kişi, MadunÖzgür Taburoğlu · Doğu Batı Yayınları · 20263 okunma
Reklam
10/10
·223 syf.··
Beğendi
·
2026 37. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 16 Nisan 2026 10:24
Sibel Bekiroğlu hoca, Mehmet Mutlu hoca ile birlikte ODTÜ'nün (eski) atanmış yönetimi tarafından akademisyenlik görevlerinden askıya alındıktan sonra rektörlük önünde nöbete başlamışlardı ve onlarla tanışma şansını da bu direnişte elde edebilmiştim. Sibel Hoca, Türkiye'deki herhangi bir akademisyen profili değil. Kendisi, akademi içerisinde mücadelesini vermiş, akademi alanında politik mevzisini cesaretle gerek çalışmalarında gerekse ona karşı yapılan haksızlıklarda göstermekten, bu mevzi üzerinden toplumsal bir mücadelenin parçası olmaktan çekinmemiştir. Akademi içerisinde direnişi sürdüren birisi olarak da direnişlerin farklı yer ve zamanlarda nasıl gerçekleştirildiklerini çalışmalarında konu etmiştir. Sosyolojide olan bir insan eğer egemen-olanın dışında bir politik hatta çalışmalarını ortaya koyuyorsa akademi alanı içerisinde öyle ya da böyle mücadeleye de girecektir. Bu mücadelenin içerisinde olan bir araştırmacının da farklı alanlardaki mücadelelerin, tahakkümü nasıl aştığını araştırmak onun en doğal hakkı ve sorumluluğudur. İhlal sanatı, egemenliğin insan üzerindeki en yoğun tahakkümü kurduğu bir mekan olan hapishanelerde, siyasi mahkumların bu disiplin rejimine karşı geliştirdiği taktikleri irdeliyor. Türkiye'de yoğun tecrit programının uygulandığı F-tipi koğuşlarda mahkumların bütün bu tecrit ve tahakküme karşı, kendiliklerini taktiklerle nasıl tekrardan koğuşlarda ortaya koyduklarını, yaratıcılıklarıyla hapishane zeminini nasıl mücadele zemini haline getirdiklerini anlatıyor. Egemenliğin her mekan ve zamanda geliştirdiği en yoğun ve baskıcı politikalarına karşı, her zaman ezilenlerin taktikleri vardır ve bu taktikler egemenliği bir oyuna doğru çeker. Egemenlik, ne kadar bu oyun sahasını istemese de, tikel bir tahakkümsel durumu dayatsa da mekana ve mekanın
Sosyoloji
İhlâl SanatıSibel Bekiroğlu · İletişim Yayınları · 20261 okunma
10/10
·218 syf.··
Beğendi
·
2026 34. kitabı
·
27 saatte okudu
·
Okunma: 12 Nisan 2026 14:24
Laplanche, Lacan'ın öğrencisi olup onun teorisinden uzaklaşmış bir psikanalist. Ne var ki, ikisinin de meselesi psikanalizde "Freud'a dönüş"... İkisinin de sloganı haline gelmiş bu "dönüş" esasında Freud sonrası Freudyen teori temelli yaklaşım geliştiren iki önemli akımın (ego psikolojisi ve nesne ilişkileri kuramı) da Freud'un dürtü ve bilinçdışı temelli yaklaşımından uzaklaşmaları. Dolayısıyla, Laplanche da tıpkı Lacan gibi Freudyen teorinin temel odağı olan bilinçdışı ve güdü üzerinden insan psişesine dair teori geliştirir. Laplanche, teorisini oluştururken Freneczi'den aldığı özneler-arasılık yaklaşımını kendi psikanalitik kuramına entegre eder. Ona göre, içgüdülerin de, dürtülerin de temsil ile bağlanmasıyla insan psişesine katılım vardır. Psikanalizde temel kavramların çoğunun işlevi bir temsile sahip olmasıyla başlar. Bu temsil içinse bir ötekine gereklilik vardır. Zira, temsil insan psişesinde fenomeni insana bağlayandır ve bu bağlama insanın öznelerle ilişki inşasındayken oluşur. Bir bebek, annenin memesinden besin almanın ötesinde cinsel bir haz duyduğunda cinsellik ilk bağlayıcı temellerini psişede elde eder. Yani, bir başkasıyla girdiği ilişki cinselliğin temsilini ona verir. Temsilsizlik durumlarında ilgilenilen fenomenler (özellikle de cinsellik) elbette yine de insanın içselliğinde vardır. Ancak, bunlar bir temsille psişede bağlanmadığı için özne sürekli içindeki fenomene karşı çözmeye gider. Laplanche'a göre bu "çözme", ölüm dürtüsü ile ilgilidir. Yani, ölüm güdüsü esasında psişeye bağlanmayanın çözülme çabasıdır. Ölüm dürtüsü sadece çözülme yapan, müdahale edilemez bir dürtü değildir. Nitekim, libido onu bağlayacak ve her şeyi çözmesine engel olacaktır (erken yaşamdan itibaren): Libidonun ölüm dürtüsünü bağlaması ile birlikte insan varlığında
Psikoloji
Psikanalizde Yaşam ve ÖlümJean Laplanche · Bağlam Yayıncılık · 20251 okunma
8/10
·168 syf.··
2026 23. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 10 Mart 2026 10:34
"Sıfır noktası", her şeyin sıfırlandığı bir an değildir. Mevcut düzenin sınırlarını aşamadığımız, bir sarmalın içinde sıkışıp kaldığımız uzun bir süreci belirtir. Zizek, 21. yüzyılın "haydut" devletlerinin yarattığı felaketler bütününde dünyayı bu sıfır noktasına sıkışık halde görmekte. Dünyanın geldiği bu noktada toplumlar felaket üreten tüm devletlere karşı, hepsinden bağımsız bir güç olarak açığa çıkıp özgün protestolarını sergileyemez halde. Düşünün, bir zamanlar hem Sovyet hem de ABD'nin işgaline karşı direnen Afganistan'daki insanlar bugün Taliban yönetimi alınca ABD'ye, memleketlerine dönen uçaklara tutunarak kaçma peşinde. Yani, politik söylem "Yankee evine dön!"den, "Yankee evine dönerken beni de götür!"e dönmüş durumda. Bu basitçe bir cesaret kırılması, kaypaklık mı? Hayır! Bu işte tam da sarmalın içinde hepimizin olduğu sıfır noktası. Ne Taliban ne ABD diyerek devrimci bir politik güç çıkaramama noktası. Üstelik Zizek'in bu örneği verdiği dönemden bu yana geldiğimiz noktada İsrail ve ABD, İran'a saldırdı, Taliban Mollalar Rejimi'nin karşısında İslami bir güç olduğu halde durarak İsrail-ABD saldırılarını destekledi, insanlar da ya binlerce insanı katleden Mollalar Rejimi'nin attığı füzeleri gördükçe coşa geldi ("yaşasın emperyalizm yok oluyor!") ya da Pers monarşisinin son temsilcisi Pehlevi ailesi başa geçeceğiz dedikçe, ABD ve İsrail İran'a füze atarak binlerce insanı katlettikçe özgürlüklerini elde edecekleri düşüncesiyle sokaklarda dans etti. Bu insanların hiçbiri aptal değil ya da öngörüsüz bir politik tahayyülle hareket etmiyorlar. Hepsi aynı yerde, sıfır noktasında. İşte içinde bulunduğumuz bu sıfır noktasında Zizek, ABD'de yaşayan bir entelektüel için cesaretli bir hamlede bulunarak bu felaketi yaratan bütün güçlere protesto çekiyor. Sıfır noktasında
Siyaset
Sıfır NoktasıSlavoj Zizek · Monokl Yayınları · 202617 okunma
9/10
·384 syf.··
Beğendi
·
2026 11. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 11 Şubat 2026 17:34
Peygamberler, dıştan gelen bir ses ile kendilerini tutamayarak bu sesin itkisiyle garip davranışlar sergilemiştir. Bu duyulan "ses" modern dönemde şizofreninin en önemli semptomlarından birisi olarak kabul edilmiştir. Eski Ahit'e kadar birçok peygamberin "sesler" ile çokça etkileşimde olduğuna dair anlatı bulunabilir. Dolayısıyla, tahminim o ki bu "semptom" (hezeyanlar) Ortaçağ öncesi ve başlangıcında çok fazla insanın yaşadığı bir durumdu. Bu sesler Eski Ahit ile birlikte yasaklanma dönemine girdi. Nitekim, Hristiyanlık üzerine kurulan politik erk o dönemde bu duyulan seslerin her zaman Tanrı'ya ait olamayacağını, kutsal kitaplarla çelişkili sesler duyulabileceğini düşünmüşlerdir. Dolayısıyla, insanın sadece kendisinin duyduğu "sesler" şeytana ait de olabilirdi. Bu engelleme bana kalırsa esasında kutsal kitap üzerine kurulan politik rejimin egemenliğini koruma çabasıydı. Ne var ki, Ortaçağ boyunca sesler duyan birçok çocuk, kadın, mistik, soylu, sıradan insan ve aziz/e oldu. Ses duymak aynı zamanda hakikatin mutlak bilgisine sahip olan varlıkla (Tanrı'yla) konuşmak demekti. Bu yüzden Skolastik dönemde kilise erki bu gücü kadının, soylu olmayanların ve çocukların elinden almaya çalışarak bu kesimlerin ses duymasını ya deliliğe bağladı ya da cadılık, şeytanın girmesi gibi mistik inanışlara. Dolayısıyla şizofrenik spektrumlara dair ilk damgalama, engelleme ve bastırma rejimi bu kaynak doğrultusunda ortaya çıktı. Modern döneme geldikçe tıp bu sesleri yeniden ele alarak bunların birer "patoloji" olduğu konusunda ısrarcı olmaya başladı. Çoğu ilk aşamada, tıpkı Hipokrat'ın da öne sürdüğü gibi bu hezeyanları "doğal" ve fiziksel nedenlere bağladı. Ancak, bu hezeyanlara şizofreni ismini veren Bleuer hezeyanları sadece fiziksel nedenlere bağlı oluşan bir "delilikten" çıkararak
Psikoloji
ŞizofreniOrna Ophir · Fol Kitap · 20253 okunma
Reklam