kendinde-kendi-için insan gerçekliği ancak mücadelede ve içerdiği tehlikeyle elde edilebilir. Bu tehlike kendi değerime ilişkin kafamdaki öznel kesinliğin evrensel anlamda geçerli nesnel bir hakikate dönüşümü olan bir üstün iyiye doğru yaşamı aşmam anlamına gelir.
Artık okullarda Türkçe okuma, dinleme sınavları oluyormuş. Bir öğretmen arkadaşıma saçma degil mi, anadilde nasıl anlamaz çocuk demiştim. İnan bana çocuk anadilde okuduğunu anlayamıyor artık demişti. Şu ikinci cümleyi bu sınavlarda sorsalar muhtemelen çoğu afallar. Kimileri buna ağdalı bir dil diyor ama bence edebiyatın içinde zihninizi zorlayan, hoş bir seda bırakan bir şeyler olmalı. Hep İngilizce'de var sanıyoruz aslında Türkçe'de de başlangıç, ileri seviye metin ayrımı var.
Sosyoloji lisans mezunuyum ve yüksek lisansıma devam ediyorum ama bu cümleleri ben de anlamakta güçlük çekip bazen de tam anladığımı düşünmüyorum öncelikle :) evet dediğiniz gibi her dilde başlangıçtan ileri seviyeye kadar metin ayrımı var ve olmalı ki her kültürün, etnisitenin dili gelişsin. Çünkü “dil varlığın evidir”. Okuma-anlama kısmına gelince, ben de ALES gibi sınavlarda paragraf sorularını çözerken emin olun çok zorlanıp epey yanlış çıkarıyorum. Bunun sebebi soyut ve kendi yaratıcılığımı da ortaya koymak zorunda kaldığım metinleri çok okumak. Okullarda “okuduğunu anlama” metinleri ve ardından gelen sorular, bir metinden çıkarılacak anlam ve yorum çeşitliliğini reddederek sözde “pedagojik” bir iş çıkarıyorlar. Çocuklar tek yanıtlı ve dar anlamlı metinlere hapsediliyor ve sonra o metinlerden tek şey anlaşılması bekleniyor. Anlaşılmadığında da “okuduğunu anlamadı” deniliyor. Oysa okunan bir şeyden çıkan mana metin ile okuyucu özne arasındaki ilişkide çıkar, metnin kendisine gömülü, kendinden menkul tekil anlamı varsa okuyucu da özneliğinin kalmadığını anlar ve ilk başta metni sonra bütün bir varlığı “anlamaktan” vazgeçer. Çocuklara sanki okuduğunu anlamayı öğretmek değil de anlayıcı olan özne olduklarını hatırlatmak gerek
Rüya birbiriyle bağlantıları olmayan düzensiz bir yığın halindeyken, ikincil düzeltmenin müdahalesiyle bir bütünlük ve anlam kazanır. İkincil düzeltme sayesinde sahip olduğumuz anlam rüyanın anlamı değildir kesinlikle. İkincil düzeltmenin sahneye dahil olması rüyanın hakiki anlamını kaybetmemizle sonuçlanır.
hocam yazar muhtemelen burada Freud'a atıfta bulunmuş, onun bahsettiği İkincil İşlem kavramına. aslında rüya sansürünün son aşaması, lineer bir hikayeye dönüştürürken asıl arzuyu daha da derinlere gömüyor. yani rüya ne kadar mantıklı geliyorsa hakikatten o kadar uzaklaşmış oluyoruz.
Evet tam olarak dediğin gibi, Erdoğan Özmen ancak buna ek olarak şöyle bir yorum da yapıyor: rüya ikincil süreçte hikayeleştirildiğinde aslında dil üzerinden bir temsil kazanıyor ki bu da dediğin gibi diğer yanıyla rüyanın kendi gösterge ve ifade sisteminden ayrılmasına, bozulmasına neden oluyor. Rüya-çalışmasının paradoksu da Zizek’e göre burada yatıyor: ikincil süreçle rüyayı bozarak rüyadaki düş düşüncesini ve dolayısıyla bilinçdışı arzu talebini açığa çıkarmak. Bilinçdışı, kendi özgün sisteminde bir bozulma yaratan temsil ile dilde ifade bulabiliyor. Özmen de temsilin bu iki yönünü anlattı kitabında
Varoluşçular duyguların gerçekliğine tutunurlar. Yaşam onlar için karar verebilme ve bu kararın sancısını çekebilme özgürlüğü. Kierkegaard bu yüzden “yaşam üzerine düşünülecek bir fenomen değil, yaşamak zorunda olduğumuz bir gerçekliktir” der. 20. yüzyıl Fransa’sında bu akıma karşı yapısalcılık da gelişir ki oraya daldığımızda da aslında tüm duygu, düşünce, davranış gerçekliktir. Ancak gerçeklik yapısalcılıkta hiçbir zaman bize ait olmaz. Bu yüzden yaşadığımız her gerçekliği Öteki’nin sahasında, onun bize verdiği “benliği” gerçekten kendimizmiş gibi yaşarız. İşin içinden çıkması zor…
Çağıl yapısalcıların hepsi de başkaldırının imkansızlığını düşünmez. Ama başkaldıran, insandan ziyade, yapıya karşı yeni bir yapı oluşturmanın kolektif iradesi. Bunu politika dışında da okursak, bir yapısalcı sevgiye şöyle bakabilir, iki kişinin birbirine yönelttiği sevgi ilişkisinin onların dışında kalan Öteki'nin sahasında kurulmasına rağmen, bununla yüzleşerek karşılıklı verilen bu sevgi ilişkisine odaklanmak, onu sahiplenerek "biz" olabilmek. Yani, sevgide önemli olan onu yönelttiğim kişi değil, bir karşılıklılık ilişkisinde oluşan ağ ve bu ağın oluşturduğu yeni yapı :)
Ozan, Abdal ya da aşık, esasında bir kaynakla ilişki kurmaya çalışan kişinin adıdır. İnsanın varlığının kaynak ile diyaloğa geçmesi, onun ilksel yaşamından itibaren duyumsadığı dünyayı nasıl
Yani sen arzuyu “yok ettim” dediğinde aslında başka bir formda geri geliyor. Normal insan arzuyu görüyor, ona kapılıyor, pişman oluyor. Abdal geçmesine izin veriyor. “Zahidem”de yanıyor ama “beni al” diye tutunmuyor. :) Bu bayağı modern bir şey aslında. Neredeyse mindfulness ama bağlamalı versiyonu. Kalemine sağlık 😊 bilinçli incelemeni keyifle okudum.