Bu kitap yorumunu Instagram'daki "alintilarlayasiyorum" profilimde de okuyabilirsiniz: instagram.com/p/CkSy3Jstfze
"Ne, hâlâ Şeker Portakalı'nı okumadın mı?! Sana inanmıyorum!" diyenler için müjde... Bu zamana kadar okumadığım için utandığım bu kitabı sonunda okudum!
Bu incelemenin altına yazılan her yoruma karşılık olarak çocuklar ve gençlerin yaşlarına uygun ve kendilerini geliştirebileceği harika kitaplar önerdim. O yüzden kitap önerisi alabilmek için yorumları inceleyebilirsiniz.
Siz ilk olarak okumaya nasıl başladınız? Mesela ben bu kitabın yazarı José Mauro de Vasconcelos gibi okumaya kendi kendime başladım. Okumak derken ise alfabe ya da ana dili öğrenmekten bahsetmiyorum. Gerçek anlamda içinden gelerek kitap okumayı ve onları içselleştirebilmeyi kastediyorum.
Ailemden kimse kitap okumazdı, hâlâ da okumuyorlar zaten. O yüzden aileleri okuyan insanlardan oluşan çocukları hep kıskanmışımdır. Kitapla büyüyen, hayatı okumak ve sorgulamaktan ibaret olan insanlardı bunlar benim için. Kendi içimde ise her zaman bir yönüm eksik kaldı. Fiziksel ve maddi ihtiyaçlarım bir şekilde karşılanıyordu Zeze gibi, fakat ya duygusal ve manevi ihtiyaçlar?
Bence her insanın kendisine özgü ve sürekli olarak konuştuğu bir şeker portakalı fidanı vardır. Şunu da itiraf ediyorum, ben diğer insanlarla yaptığım konuşmalardan çok kendi kendimle konuşuyorum. Esas deliliğin ise insanın kendi kendisiyle konuşmaması olduğunu düşünüyorum. O yüzden her insanın kendi içinde hayali bir Minguinho'sunun olması gerek...
Ayrıca hadi kabul edin, büyüdükçe gerçek hayatı öğreniyoruz. Yalnızlaşıyoruz. Bilinçlendikçe Zeze'nin sahip olduğu masumiyeti kaybediyoruz. Zeze'nin yumuşak yüreği ise zamanla bu hayat içerisinde sertleşerek saflığını kaybediyor. Zaten bu büyüme aşamasının sancılarını da serinin 2.
Külfetsiz bir şekilde denize girmenin mümkün olduğu bir sahil köyüydü Tantûra. Araya uçurumların ya da parmaklıkların girdiği, çoğu zaman yüksek bir balkondan seyretmek zorunda kaldığın ya da o bir kenarda dururken senin asfaltta yürümeye mecbur bırakıldığın diğer şehirlerin denizlerinden farklıydı denizi. O sebepten olsa gerek, Tantûra’nın çocukları yürümeyi ve konuşmayı ne zaman öğrendiklerini hatırlamadıkları gibi yüzmeyi ne zaman öğrendiklerini de hatırlamazlardı; çünkü yüzmeyi öğrenmek de yürümeyi ve konuşmayı öğrenmek gibi kendiliğinden ilerleyen doğal bir süreçti.
Deniz Tantûralılar için, köyün sınırını belirleyen, köyde ikamet eden, sesi ve rengiyle bütün köyü kaplayan, öyle ki bir tandır ekmeğini yerken bile insanları sanki denizi içine çekiyorlarmış hissiyle kuşatan, düğün merasimleri gibi insanların en mutlu günlerine tanıklık eden köy halkından bir fert mesabesindeydi. Tantûra’nın istisnasız bütün tepeleri ve vadileri yeşildi, yaylalarında kır çiçekleri açar, kokuları havaya dağılır; kırmızısı, sarısı ya da morun hangi tonunda olursa olsun bütün çiçekleri, yeşilin denizinde boğulmaya mahkûm birer süslü benekler olarak kalırdı.
Hayat hiçbir zaman biteviye devam etmezdi, her an insanı doyumsuz sevinçlere de onulmaz kederlere de gark eden sürprizlere gebeydi. Bu yazgı Tantûralılar için de geçerliydi. İşte bir Şubat ayında yaşamın doğal seyrine tecavüz eden, insanları alışageldikleri yaşam tarzından uzaklaştıran, toplumda yepyeni bir gündem oluşturan, emniyeti yok edip korku ve tedirginliği hâkim kılan, sevinç ve mutluluklara ket vurup insanları acı ve üzüntülere boğan o meşum saldırı gerçekleşecek ve değişmez yazgı Tantûralılar için de onulmaz kederlerin başlangıcı olarak tahakkuk edecekti. Yahudi askerlerinin dağlara patlayıcılar yerleştirmesiyle, köylere