Türkiye Cumhuriyeti devletine ve halkına karşı yapılan haksızlıkları gördüğümüzde yahut Türk halkının/halklarının tarih boyunca yaşadığı acı olayları okuduğumuzda, dinlediğimizde içimizde güçlü bir aidiyet, bu topraklara bağlılık hisleri yükselir. Böyle zamanlarda biz de ülkemize değer katmak, duyarlı bir yurttaş olmak isteriz. Ancak tam da ülkemiz adına iyimserlikle dolduğumuz sırada, düşüncelerimizi 180 derece değiştiren, “ben bu insanlar için mi çabalayacağım, buna değer mi” minvalindeki sorgulamalara kapı aralayan kimi şuursuz yurttaşlarımızla karşılarız: Yere çöp atan, trafik kurallarını hiçe sayan, şahsi menfaatini her şeyden üstte tutan, somurtkan, hoşgörüden uzak insanlar.
İşte bu romanda, bu duyguları 2022 Türkiye’sinde değil de kurtuluş savaşının en sıcak günlerinde, 1921-22 yıllarının Anadolu’sunda, yaşayan bir insanın günlüğünü okuyoruz. Bu ülke için savaşmış, kolunu feda etmiş bir Türk subayının (ve aydınının?) kah Anadolu topraklarına ve halkına karşı duyduğu sevgi, alaka kah Anadolu insanın cehaletine ve Anadolu coğrafyasının elverişsiz tabiatına karşı hissettiği öfke ve nefret dökülüyor kaleminden. En çok da Ahmet Celal’in Anadolu’ya dair içinde taşıdığı romantik ideallerin, renkli tasavvurların gerçekle bağdaşmamasına duyduğu derin üzüntüye tanık oluyoruz. Esasen başından beri şirin İsviçre kasabaları gibi tasvir edilen, gerçekçi olmayan Anadolu imgesini sevdiğini görüyoruz. Ahmet Celal Anadolu’yu, yalnızca Anadolu’dan uzaktayken seviyor. Bu yönüyle tavrı, Sevmek Zamanı filmindeki "Ben sana değil, senin resmine aşığım," repliğini andırıyor.
Yaban romanını okurken, Anadolu halkının fakirliğini, yalıtılmışlığını, onu kör kuyulara sürükleyen cehaletini okudum, okudukça kahroldum. Ama beni asıl üzen geçmişin tatsız hatırası değil, bugün de Ahmet