Uzaklardan, kabarıp kabarıp dağılan bulutların arasından bir uçak geçiyordu; ışıltılı, metal bir kuş... Sapan taşlarının erişemeyeceği kadar yüksekte. Ardında, Nuri'nin karısının inadı kadar uzun, upuzun bir duman şeridi.
Söylentiler tıpkı bir sülük gibi, gecenin karanlığını eme eme büyüyordu sabaha dek; daha inanılası, daha görülesi oluyordu. Köy uykusundan sıyrılıp gözlerini açtığında, kendisinden önce, sokaklarda gezinmeye başlayan bu söylentilerle karşılaşıyordu. Onları kendi karanlığıyla beslememiş gibi şaşırıyordu tabii, inanmakla, "inanılmayacak şey yoktur"un arasında öylece kalakalıyordu.