İlk anda, buyruk ve yasak olarak, davranış ve ahlâk hareketi olarak gözüken din, hikmetle kendi metafiziği ve insan arasında köprü kurdurur. Bu köpru kurulmadımı insanoğlu farkında olmadan felsefeye sığınma ihtiyacı duyar.
Kader etkinliği, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. İnsanın sorumluluğunu pekiştirir kader inancı. İnsan, Allah’a inanmanın keskin bilinci içinde büyük sorumluluğunu idrak etmenin şerefine erer. En bilen, en bilinçli, en yetenekli yaratık olması, sorumluluğunu artırır insanın. Bu dünyada iyi ve kötünün, hata ve sevabın bulunuşu, bu sorumluluğun temel kaynağıdır. Hayat, sırf sevap veya sırf hatadan ibaret olsaydı, sevap ya da hata hayatı olduğunu bilemiyecek ve söyleyemiyecektik.
Doğu düşüncesinde, kımıltısızlığın, nirvananın, hiçlik ve boşluğun en büyük değer olarak görülmesi gibi aşırı yorumlar, zaman içinde, kimi zamanlarda ve kimi topluluklarda, bizim, Tanrıya güvenme ilkemiz olan “tevekkül” düşüncemizin içine sızmayı bildi. Bu sızış, en büyük hareket ve canlılık kaynağı olan tevekkülü, tersine, meskenet ve durma felsefesi haline getirdi. Bu yetmezmiş gibi baştan sona bir yanlış olarak da bu yorum, kaderin değişmezliğiyle açıklanmaya çalışıldı. İslâm düşmanları da bunu hep bir koz olarak kullandılar. Halen de kullanıp duruyorlar. Levh-i mahfuz, kaderin değişmezliği konuları, hep bu yanlış yorumlardan nasibini aldı. Adeta, yanlış, tümüyle, gerçeğin simetriği bir sistem oldu. Çağımızın düşünürleri, bilginleri kendi çaplarında bu konulara bir ışık getirmeye çalıştılar. Doğru, ne ifratta, ne tefrittedir. İslâm, tüm konularda olduğu gibi, bu konuda da iki aşırılığı çizerek orta ve sağlam olan çözümü göstermiştir
Hayatta önemli olan, imkanların ya da imkansızlıkların şu ya da bu kadar olması, unsurların mahiyeti değil, onları kullanış niyetimiz ve irademizin getireceği sonuçtur.