...”Belli bir sınıfa mensup kişilerin liberal bir eğitim almasını, sayıca çok daha büyük başka bir sınıfa mensup kişilerinse tüm toplumlarda olduğu gereklilikten ötürü, liberal bir eğitimin getirdiği ayrıcalıklardan feragat etmesini ve kendilerini bilek gücü gerektiren zorlu işleri gerçekleştirmeye uygun hâle getirmelerini istiyoruz.”
Bu iğrenç kararların arkasında yatan gerekçeler, her zaman sınıf temelli olmayabilir. Bu kararlar bazen yalnızca korkuyla veya artık dillere pelesenk olduğu biçimiyle “verimliliğin" sevgiden de, özgürlükten de, kahkahadan da, umuttan da daha yüce bir değer olduğu inancıyla alınabilir. Hepsinin ötesinde bu kararlar, bazen yalnızca açgözlülükle de alınmış olabilir.
Nihayetinde seri üretime dayalı, küçük şirketlerin veya aile çiftliklerinin değil, büyük firmaların çıkarlarını genişletecek şekilde örgütlenmiş bir ekonomide elde edilecek kârların hacmi de büyüktür. Fakat seri üretim, seri tüketimi zorunlu kılar. Yirminci yüzyılın başında pek çok Amerikalı, aslında ihtiyaç duymadıkları şeyleri “satın alma"nın hem doğaya hem de akla aykırı olduğuna inanıyordu. Zorunlu eğitim, tam da burada imdada yetişen bir mucize gibiydi. Okullarda çocuklara sürekli olarak tüketmeleri gerektiğinin doğrudan söylenmesine gerek yoktu çünkü okullar zaten bundan çok daha iyisini yapıyordu. Çocukları doğrudan düşünmemeye teşvik ediyordu. Böylece cocuklar, modern çağların bir başka büyük buluşu, yani "pazarlama" için kaderlerini bekleyen birer koyuna dönüştürülmüştü. İhtiyaç duyduğundan daha fazlasını satın almaya ikna edilebilecek iki grup insan bulunduğunu bilmek için pazarlama kitapları yazmış olmaya gerek yok: bağımlılar ve çocuklar. ...