Teyzesiyle amcasının büyük ödevleri vardı. Onlar karı koca Osmanlı İmparatorluğu'nun birer elçisi mevkiindeydiler. Hiçbir yanlış davranışları olmamalıydı. Yerinde olmayan bir tek kelime bile kullanmamalıydılar. Sultan Abdülhamit son derece kuşkucu bir padişahtı. Memleketin her yerine tayin ettiği en küçüğünden en büyük mevkiine kadar bütün memurları, padişahın hafiyeleri tarafından sıkı sıkıya gözlenmekteydi. Enis Paşa da, refikaları Münire Hanımefendi de, yeğenleri Hadiye de böylesi bir gözlenme altında olduklarını bir dakika olsun akıllarından çıkarmıyorlardı.
Kitap okurken sayfaların arasından birilerinin çıkıvereceğini, hayatının yolunu değiştireceğini sanırdı. Fakat böylesi düşüncelerin hayal gücünden kaynaklandığını da bilirdi. Kendi kendine, fikirlerine ve düşüncelerine gülerdi sonunda.
Seher Hanım kendisine 'hanımefendi' denilmesini sevmezdi; aldığı aile terbiyesi ona alçakgönüllü olması gerektiğini öğretmişti. Ailenin büyük erkekleri ve hanımlarının hepsi birer tarikata mensuptu. Seher Hanım da Bektaşi tarikatına bağlıydı. O devirlerde insanlar kendi dünya görüşlerine en yakın olan tarikata gönül verirlerdi. Bu tarikatlar, kişiliklerin olgunlaşmasına, insanların tanrı emirlerinin derinliklerindeki anlamları kavrayıp, kendi nefislerini terbiye etmelerine yardımcı olan yollardı. Bu yola koyulanlar o derin ve geniş felsefeden bol bol pay alırlar ve kendilerini insanlık yolunda eğitirlerdi.
Benim, kendi kendimi tanımamda, geçmişimi bilmemin büyük bir payı vardı. Karakterimin çatısındaki harcın bana kimlerden süzülüp geldiğini biliyordum. Geçmişimin bana yol gösterdiğini hissediyordum.
Gece gece arabadan inerken telefonu düşürürsün ve arka, ön cam parçalanır. Ne diyelim? Buna da hamdolsun diyelim. Çünsü ben arabada unuttum sandım. Sonra sokağa geri döndüm bir de baktım ki, yüzüstü yatıyor canım telefonum.