İnsanlar genelde Antonius ile Kleopatra’yı “tutkulu bir çift” olarak anlatıyor ama bence burada aşk, en masum şey bile değil. Burada aşk güçle, kibirle, arzuyla ve çöküşle birbirine karışmış durumda. Sanki mermer sütunların arasında yankılanan bir felaket izliyoruz.
Shakespeare’i burada asıl güçlü yapan şey, karakterleri kusursuz yazmaması. Antonius büyük bir komutan. Roma’nın sembolü gibi. Gücü temsil ediyor. Disiplini temsil ediyor. Ama bir noktadan sonra insan kendi içindeki boşluğu fethedemeyince kazandığı savaşların da anlamı kalmıyor. Antonius’un trajedisi biraz bu gibi geliyor bana. Dünyayı kontrol edebilen bir adamın kendi kalbini kontrol edememesi.
Ve bu durum onu küçültmüyor. Tam tersine daha etkileyici yapıyor. Çünkü Shakespeare karakterlerini düşerken daha insan haline getiriyor. Antonius’un parçalanışını izlerken insan bazen ona kızıyor, bazen acıyor ama hiçbir zaman tamamen küçümseyemiyor.
Kleopatra ise bence Shakespeare’in en tehlikeli kadın karakterlerinden biri. Onu sadece güzel ya da baştan çıkarıcı yazmamış. Kadın resmen politik bir güç gibi. Girdiği ortamın atmosferini değiştiren insanlar vardır ya… Kleopatra tam olarak öyle biri. Zeki, dramatik, manipülatif, gururlu ama aynı zamanda kırılgan. Ve bence en etkileyici tarafı şu: Onun aşkı bile sıradan değil. Seviyor ama sevmenin içinde güç arzusu da var, sahiplenme de var, korku da var.
Bu yüzden bu hikaye bana “romantik” değil, daha çok şiirsel bir çöküş gibi geliyor.
Bir yanda Roma’nın soğuk düzeni var. Görev duygusu, disiplin, devlet anlayışı… Diğer yanda Mısır’ın ihtişamı, tutkusu ve gösterişli dünyası. Antonius iki dünyanın arasında sıkışıyor. Shakespeare burada sadece iki insanı değil, iki medeniyetin ruhunu çarpıştırıyor gibi.
Kitapta en sevdiğim şeylerden biri de o çürüme hissi oldu. Her