Çocukluğumuzdan bu yana “Ermeni meselesi” hakkında bir sürü şey okuduk, duyduk. Tarihçiler tarafından bu olay “soykırım mı, sürgün mü?”, “2 milyon kişi mi öldü, 5 milyon kişi mi?”, “önce Ermeniler mi saldırdı, Türkler mi?” konuları çevresinde döndürülüp durdu, hala da öyle. Siyasetçiler nezdinde ise yılda bir kez Amerikan Başkanı çıkıp “soykırım” mı diyecek, “büyük felaket mi?” gündemine kilitlendik. Vatandaşlar olarak korkutulduğumuz, açıkça ifade edilmese bile, Ermenilerin hayatta kalan akrabalarının tazminat talep edecekleri ve bunun ekonomimizi çok olumsuz etkileyeceği oldu. İnsani dram kısmını; bir insanın malını mülkünü, tüm yaşamını geride bırakıp bilinmezliğe yürümesinin zorluğunu ve acımasızlığını pek düşünmedik.
Franz Werther Avusturya kökenli bir Alman yazar. Gençlik döneminde Max Brod ve Franz Kafka ile arkadaş olan, çok beğenilen şiirleri Else Lasker-Schüler, Rilke, Martin Buber gibi ünlü Alman şairler ile karşılaştırılan iyi eğitimli bu yazar, 24 yaşında iken telsiz operatörü olarak 1. Dünya Savaşı’na katılmış. 1929’da Şam’a yaptığı bir seyahatte, bir halı fabrikasında rastladığı sakat kalmış, açlıktan ölmüş Ermeni göçmenlerin çocuklarının sefaleti, yazarı Ermeni halkının kederi ile tanıştırmış. Bu kitabın temelleri de işte bu gezide atılmış.
Kitabın önemli bir özelliği daha var. 1930 yılında yayınlanan bu romanı ile dikkat çeken ve Almanya genelinde Ermeni soykırımı konusunda dersler veren Franz Werfel, Nazilerin iktidara gelmesi ile şimşekleri üzerine çeker. Zira kitap, bir hükümetin korumakla yükümlü olduğu vatandaşlarına uyguladığı ayrımcı politikayı eleştirmekte ve İmparatorluk iddiası ile milliyetçilik ideolojisinin nasıl bir arada düşünülemeyeceğini çarpıcı bir dille anlatmaktadır. Naziler, yazarın eleştirdiği aşırı milliyetçiliğin kendi Yahudi