Bazı romanlar vardır; adını ilk kez duyduğunuz bir yazarın elinden çıkmış olsa bile, sayfaları çevirdikçe sanki çok eski, hatta çok köklü bir edebî geleneğin devamını okuyormuşsunuz hissi verir. Uçurum , benim için tam da böyle bir kitap oldu. Daha ilk bölümden itibaren yalnızca bir hikâyeye değil, insan ruhunun en kırılgan eşiklerine davet ediliyorsunuz.
Serhat Kaya’nın daha önce Bekleme Odası ve Nadide Adalet romanlarını da okudum ve beğendim, özellikle Nadide Adalet'ten etkilenmiştim ama bu kitap başka bir seviyede, gerçekten çok üst düzeydi. Yazarın kurduğu atmosfer, bana yer yer Dostoyevski’nin karakterlerinin vicdan azabını; yer yer Albert Camus’nün varoluş karşısındaki sessiz çığlığını hatırlattı. Özellikle iç monologlarda hissedilen o ağır ama berrak bilinç hâli, Dostoyevski’nin ruh çözümlemeleriyle akraba bir derinlik taşıyor. Öte yandan romanın politik arka planla kurduğu mesafe ve insanı tarihsel baskının ortasında yalnız bir varlık olarak ele alışı, çok sevdiğim Camus’nün soğukkanlı ama yakıcı anlatımını çağrıştırıyor. Hatta kimi sahnelerde doğa ile insanın kaderini iç içe geçiriş biçimi, iddia ediyorum, Ernest Hemingway’in yalın ama sarsıcı anlatım lezzetine göz kırpıyor. Yazar bilerek mi yaptı bilmiyorum ama kitapta ile-ve gibi bağlaçlar neredeyse yok gibiydi, koca kitabı bu şekilde nasıl yazabilmiş, hayranlıkla hayret ettim.
Bence bu türden tüm detaylara bakınca, Uçurum'un dünya edebiyatındaki büyük damarlarla aynı kaynaktan beslenen özgün bir ses olmasıyla karşı karşıyayız. Yazarın bir başka başarısı, dramatik olanı büyütmeden, trajediyi ajite etmeden, karakterlerini insan kalmaya zorlamasında. Mateo mesela; yalnızca bir dönemin mağduru değil, korkan, susan, bekleyen ve tam da bu yüzden gerçek olan bir insan. Roman boyunca “uçurum” metaforu sadece fiziksel
Serhat Kaya’nın Nadide Adalet romanı, Tahran’ın sokaklarından Kuzistan’ın tozlu patikalarına, Evin Hapishanesi’nin soğuk taş duvarlarından bir kadının iç dünyasının en derin köşelerine uzanan, çarpıcı bir insanlık anlatısı olmuş. Nadide, yalnızca bir karakter değil; adeta bir çağın, bir coğrafyanın ve bastırılmış seslerin simgesi. On altı yaşında, omuzlarında taşıdığı yükle erken büyümek zorunda kalan bu genç kadın, üç kız çocuğu için hem bir anne, hem bir savaşçı, hem de bir umut taşıyıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Roman, yazarı tarafından Mahsa Amini’ye ve onun gibi öldürülen, şiddet gören tüm kadınlara adanmış ve bence bu adanış Nadide’in hikayesiyle bir ağıt gibi olmuş; ama bu ağıt, yalnızca bir yas değil, aynı zamanda bir başkaldırı ve yeniden doğuş hikayesi, okurken çok ama çok etkilendim, bazen hüzünlendim, ağladım, ana karakterin küçük zaferlerinde ben de sevindim, iyi hissettim.
Yazarın kalemi, Nadide’nin hikayesini anlatırken adeta bir ney gibi inliyor; her cümle, her sahne, okuyucunun yüreğine ince ince işliyor. Romanın en etkileyici yönlerinden biri, Tahran’ın sokaklarını, Evin’in boğucu zindanlarını ve Kuzistan’ın çöl rüzgarlarını birer metafor gibi kullanması. Bu mekanlar, Nadide’nin iç dünyasının bir yansıması olmuş adeta. Yazar metaforlarıyla mekanları karakterler kadar önemli hale getirmiş.
Serhat Kaya , Nadide Adalet’te bireysel bir trajediyi evrensel bir direniş hikayesine dönüştürmeyi ustalıkla başarıyor. Roman, sadece Nadide’nin değil, onun etrafındaki kadınların da sesini duyuruyor; her biri, patriyarkal bir düzenin zincirlerini kırmaya çalışan birer kahraman. İncelememin başında da belirttiğim gibi, Mahsa Amini’nin anısına ithaf ettiği bu eser, İran’daki kadınların mücadelesine bir saygı duruşu niteliğinde, ancak aynı zamanda sınırları aşan bir
Serhat Kaya kitapları sanıyorum son zamanlarda okuduğumda beni yormayan ama alttan alttan bana kendi hayatımı sorgulatan kitaplar oluyor. Katarsis kitabıyla kalemiyle tanışmıştım, deneme türü için su gibi akıp giden bir kitaptı diyebilirim. Sonra yazarın Azad romanını okudum ve dedim ki Serhat Kaya hep roman yazmalı, bu türün dışına çıkmamalı çünkü romanında anlatılar, hikayeler, hatta kişisel gelişim öğeleri bile iç içe ve sürükleyici yazıyor. Son kitabı Bekleme Odası 'nı geçen hafta okudum ve yeni sindiriyorum. Yazarın kullandığı kelimeler, aktarılan hikayenin geçtiği yer ve zaman gibi çok fazla detay var ki yazarın Fransız olduğunu bana düşündüren, bir Türk'ün kendisini bir Fransız gibi hissetmesi ve tüm roman boyunca Türkçede kalıplaşmış ve Türk olduğunu hissettirecek cümle kalıplarını ve bizim kelimelerimizi bir kez bile kullanmadan böyle bir roman yazması kendisine hayranlığımı arttırdı. Yazma stili Stendhal ve Fernando Pessoa arasında bir yerde gibi ama yine de özgün diyebilirim. Bence yazdığı kitapları daha çok tanınmış yayınevlerine göndermeli ve bu sayede daha çok insan kalemini daha çabuk fark etmeli, kitaplarını sadece kitapyurdu ile yayımlamak bence büyük risk çünkü çok iyi eserleri olduğunu açık ama sadece tek bir platformdan yayınlanması kalemini çok az kişiye ulaştırıyor diye düşünüyorum ve instagram hesabında paylaştığı 2025'te yayınlanacak yeni kitabı Kokina Kırmızısı romanını da merakla beklediğim belirtmek istiyorum. Herkese mutlu ve kitaplarla dolu bir yeni yıl diliyorum.
Serhat Kaya