Budala’yı uzun zamandır okumak istediğim halde, uzunluğu nedeniyle cesaret edememiştim. Zira yarıda bırakmak istediğim anlarda olmadı değil. Ancak okumayı zamana yayarak, bu durumdan kurtulabildim. Kitabımız başta oldukça sürekliyici olsa da, ortalarda çok yavaş ilerledi; son iki yüz sayfayı ise neredeyse koşarak okudum.
Kitap, Avrupa’da uzun süre tedavi gören epilepsi hastası genç Prensin, yıllar sonra -özlemle- Rusya’ya dönüşü ile başlıyor. Kendisi o kadar iyi niyetli, dürüst ve ahlaklıki bulunduğu çevrede ‘budala’ olarak görülüyor. Yazar, karanlık tutkularla, sahtekarlıkla, yalanlarla dolu ve kıskanç karakterler üzerinden yozlaşan toplum yapısında, bireylerin saf iyilik haliyle başarılı olup/olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Bu polyannacılık, toplumda farklılık olarak algılandığından bireyin değer görmediğini ve kötülerin arasında iyi niyetli olmanın (kötüleri düzeltmediği gibi) bireyin kendisine doğrudan zarar verdiğini ve işe yaramaz olarak algılanması nedeniyle yanlızlaştığını da sayfalarca anlatıyor.
Bu arada, 1860’larda yazılan bir kitaptaki karakterler, (Rogojin’in saplantılı aşkı, Nastasya’nın saç baş yolduran histerisi, Aglaya’nın gurur abidesi halleri, ailelerin çıkarcı tutumları, verem hastası İppolit’in çaresizliği) şimdilerden çok da farklı değildi.
Sonuç olarak Dostoyevski karakterleri yine çok içimizdendi, SPOİLER!!! Nastasya’nın aşk mı, güç mü, tercihini yaptığı, İppolit’in hayatın anlamsızlığı ve hastalığı nedeniyle çaresizce ölümü bekleyişini anlattığı, Rogojin ve Prensin Nastasya yüzünden karşı karşıya geldiği bölümler ve tabiki trajik son önemliydi…Sayfalara sabrınız varsa, tavsiyem okumanız yönünde.