''bizi bir ara bir kitaba koyar mısınız acaba?''
''başıma gelen her şeyi kitaplara koyuyorum.''
''o halde sözlerime dikkat etsem iyi olur.''
''aynen öyle. ayrıca tek dinleyen ben değilim. tanrı da dinliyor. kıyamet günü'nde, söylediğin ve yaptığın her şeyi sana anlatacak. eğer iyi şeyler değil de kötü şeylerse bu senin için fena olur çünkü ilelebet alevler içinde yanarsın. yanmanın acısı asla geçmez.''
...billy coşkuyla konuştuğunu hissetmişti. tralfamadore'luların küçük elleriyle gözlerini kapattıklarını gördüğü zaman afalladı. bunun manasını geçmiş bir tecrübeden biliyordu: aptalca konuşmuştu.
''zahmet - zahmet olmazsa söyler misiniz?'' dedi, çökmüş bir halde, ''bunun neresi bu kadar aptalca?''
''evrenin nasıl sona ereceğini biliyoruz,'' dedi rehber. ''dünyanın da bununla ilgisi yok, ancak o da yok olup gidecek.''
''nasıl - evren nasıl sona erecek?'' dedi billy.
''havaya uçuracağız, uçan dairelerimiz için yeni yakıtlarla deney yaparken. tralfamadore'lu bir test pilotu bir ateşleme düğmesine basar ve bütün evren yok olur.''
''madem bunu biliyorsunuz,'' dedi billy. ''önlemenin yolunu bulamıyor musunuz?
pilotun düğmeye basmasını engelleyemiyor musunuz?''
''pilot düğmeye her daim basmıştır ve her daim basacaktır. pilota her daim izin vermişizdir ve her daim izin vereceğizdir. anın yapısı o şekildedir.''
eşi doğumda olan bir kocanın uyanık kalıp acı çekerek, ortak yazgılarına katkıda bulunması gerekmez miydi? çocuğumuz yıllar sonra, rahimden hayata o tehlikeli yolculuğu yaparken babasının horul horul uyuduğunu öğrendiğinde hayal kırıklığı yaşamaz mıydı? bu düşüncelerle sabahın üçüne kadar yatağımda dönüp durdum.
başımı yastığa koyup o tatlı ve mayhoş kokuyu soludum. bir şekilde annemin saçının kokusuydu ve annemin güzel gözleri bana gülümsedi, ağlamaya başladım. çünkü ne baba, ne de koca, hatta erkek bile olmak istemiyordum. altı ya da yedi yaşında ve annemin kollarında uykuda olmak istiyordum; sonra uyuya kaldım ve rüyamda annemi gördüm.
bebek geliyordu.
babam tulumunu giydi. ''sen. aşağı in ve su kaynat.''
''neden?''
''ne diyorsam onu yap.''
hareket edemiyordum. bu durumda su kaynattıklarını biliyordum, ama ne yaparlardı sıcak suyla?
''onu hastaneye götürmeliyiz.''
''sıcak su'' dedi babam.
çaydanlığı kapıp yukarı götürdüm. joyce odasındaydı; kürk mantosuna sarılmış, ayağında terlikleriyle yatağına oturmuştu. babam çaydanlığı elimden kaptı.
''arabayı garajdan çıkar, evin önüne getir.''
çaydanlıkla banyoya gitti. peşinden gittim. ne yapacağını görmek istiyordum.
''git, arabayı evin önüne getir,'' dedi yine.
durdum öylece. abruzzia yöntemlerini joyce'un üzerinde denemesini istemiyordum. dolaptan bir şişe konyak çıkardı, bir su bardağına bolca koydu, üstüne sıcak su ilave edip karışımı ışığa doğru tuttu.
''ne yapıyorsun?''
''sence ne yapıyorum?''
içkiyi bir dikişte midesine indirdi.
''ha-a-a!'' dedi. ''şimdi kendimi daha iyi hissediyorum. yürüsene!''