Getirdiğim kitapları çıkarıp karıştırmaya başladım. Elime aldığım kitap beni hiç açmadı. Kitabı bir kenara bırakıp okyanusa doğru yürüdüm. Provincetown’da turizm sezonu daha yeni açılmıştı, ortalıkta kilometreler boyunca hepi topu altı kişi görebildim. Ansızın kesinlikle doğru bir şey yaptığımdan emin olduğumu hissettim – böyle hisler hayatta birkaç defa yaşanır. Onca zamandır – Twitter’ın zaman akışı gibi – çok hızlı ve çok geçici şeylere bakıp duruyordum. Baksanız hızla akan şeylere takılıp kaldığında kendinizi endişeli, telaşlı hissediyorsunuz; hareket etmezseniz, elinizi sallamazsanız, bağırmazsanız sürüklenip gidecekmiş gibi. Şimdiyse çok eski ve çok kalıcı bir şeye bakar haldeydim. Bu okyanus benden çok önceleri buradaydı, diye düşündüm, benim ufak tefek kaygılarım unutulup gittikten çok sonra da burada olacak. Twitter size, tüm dünya kafayı sizinle ve küçük egonuzla bozmuş, sizi seviyor, sizden nefret ediyor, şu an sizden bahsediyor gibi hissettiriyor. Okyanus ise dünyaya sizi yumuşak, ıslak ve sıcak bir kayıtsızlıkla selamlıyormuş gibi hissettiriyor. Avazınız çıktığı kadar bağırırsanız da karşılık vereceği yok.