Bâhusus genç Mustafa'nın boynunda, Sâlih Kâhya'nın muskası da duruyordu. Mustafa, bâzan arkadaşlarına da bundan bahsediyor: "İlim sâhibi olmak güzel şey, fakat her gün biraz daha derinleşen, bu tuzağa, mârifet avını düşürmek gerek!" diyor...
Bir gün balıklar toplanmışlar, demişler ki: "Su su... derler, yalnız ismini işitiyor, kendini görmüyoruz. Nedir acaba?" İçlerinden biri demiş ki: "Filân denizde uyanık bir balık vardır, gidelim de ona soralım olsa olsa müşkülümüzü o halleder." Gidip de maksatlarını anlatıp: "Su nerededir bize göster!" dedikleri zaman, o: "Suyun olmadığı yeri siz bana gösterin!" diye cevap vermiş.
İşte biz insanlar hilkatin sırlariyle o kadar dolmuşuz ki, bu ziyâdelik, idrâkimize bir nevi perde olmuş.
Zâten, bilmiyorum neden, bugün pek âvâreyim. Sözlerim ve hislerim, sanki rüzgârla şuraya buraya serpilmiş yapraklar gibi kopuk kopuk, dağınık ve perâkende... istesem de, bunları bir araya getiremeyeceğim...