Ancak gülümsemem şevkat doluydu, çünkü çocuğun gözlerinde ölümsüz kadını, tüm zamanların ve görünüșlerin kadınını görüyordum. Onun gözlerinde cangıldaki ve ağaç tepesindeki, mağaradaki ve yerleşim yerindeki eşimin gözlerini görüyordum. Onun gözlerinde okçu Ushu olduğum zamanki Igar’ın gözlerini, pirinç hasatçısı olduğum zamanki Arunga’nın gözlerini, aygıra binmeyi düșlediğim zamanki Selpa’nın gözlerini, kendini kılıcımın önüne atan Nuhla’nın gözlerini görüyordum. Evet, dudaklarımda bir kahkahayla bırakıp gittiğim Lei-Lei’nin, kırk yıl boyunca anayollarla sapa yollarda dilencilik yoldașım olan Om Hanım’ın, uğruna eski Fransa’da çimenlerin üstünde kılıçla can verdiğim Philippa’nın, Mountain Meadows’da kırk büyük arabamızın çemberinde Jesse olduğum zamanki annemin gözlerinde yansıyan șey vardı gözlerinde.
Bir kadın çocuğu o, ama kendisinden önce annesinin olduğu gibi tüm kadınların kızıydı ve kendisinden sonra gelecek tüm kadınların annesiydi. Sar’dı o, Mısırlı tanrıçaydı. Ölümü alt etmiș İștar’dı o. Saba ve Kleopatra idi; Esther ve Herodias’tı. Meryem’in bir temsilcisiydi o, Mecdelli Meryem ve Marta’nın kız kardeși Meryem’di, ayrıca Marta’nın kendisiydi. Ve Brunhilde ve Guinevere, Iseult ve Juliet, Heloise ve Nicolette idi. Evet ve Havva idi, Lilith idi, Astarte idi. On iki yașındaydı ve gelmiș, gelecek tüm kadınlardı.