Bir şifâhi kültürün iliklerine işlediği, sonra da
elinden, dilinden, gözünden, kulağından taşıp
döküldüğü eski kadına nasıl da câhil denebilir ki, șu siniyi kaplayan örtü, șu öper gibi dizlere çepeçevre temas eden peşkir, şu minderlerin altına serilen sofra yaygısı, bez üstüne nakşedilmiş bu çiçek bahçeleri, zerâfetin zevkin ve mücerret sanatın semboller diliyle konuşur olduğu bir üstün dehâ infilâkı değil de ne idi?
İhtiyar demek, yol almış, dünyâya gözü doymuş adam demekti. Geçip tükettiği yol boyunca da hemen dâima fazlalıklarını, ayıplarını, noksanlarını atıp, yerine güzellikler, ferâgatlar, olgunluklar koymuş olmalıydı. Halbuki İbrâhim Efendi fethedilmez bir gurur kalesi içine kendi kendini hapsetmiş gibiydi. Ne kendisi dışarı çıkabilir, ne de kimse bu sarp kale bedenine tırmanıp içerisini gözleyebilir, hele zaptetmek kimsenin hatırından geçmezdi.
İbn Mes'ûd (r.a.) Safâ tepesinde telbiye ediyor ve diline hitâben:
- "Ey dil, hayır söyle ki, faydalan. Kötülükten sükût et ki nedâmet etmeden önce selâmet bulasın." dedi.