"Melankoli izlerin silinmesinin verdiği acıdır. Olup bitenden geriye ne kalmıştır ki? Melankolik acı, artık varolmayamn kesinlikle varolmadığını bilerek artık varolmayam koruma girişimidir. Yazgının bir parçası olan yıkımın ifşasıdır. Bu anlamda melankoli insanlık durumuna ilişkin bir gerçeği de ifade eder, buna göre insanlığın durumu, geçip giden ve her şeyi kaybolmaya mahkûm kılan zamanın boyunduruğundadır. Mekân ve zaman bize her yolculuğun zamanda yolculuk olduğunu hatırlatmak için bir aradadır: mekân içinde yer değiştirme dikkatimizi her günkü bakışımızla görmezden geldiğimiz yıkıntılara yöneltir."
"Buna ulaşabilmek için Tanrı'ya mutlak bir güven ve mutlak bir bağlılık göstermek gerekiyordu. Kırdaki zambağın ve gökteki kuşun sahip olduğu şey buydu. Onu ertesi günün sabahında hangi kötülük beklerse beklesin, en büyük keder ânında bile kuş, neşeyle dolup taşabiliyordu. Keder ve bir sonraki gün onu ilgilendirmiyordu. Tüm bunların yükünü Tanrı'ya havale etmişti.
Rüzgâr ona boyun eğdirdiğinde bile ot gibi itaatkâr olabilmek, diye düşündüm ve yukarı baktım..."
Kuş ânı yaşıyordu, bu yüzden atmacanın yavrularını alıp götürdüğü aynı yere son dört senedir tekrar tekrar yuva yapabiliyordu. Onun için geçmiş ya da gelecek yoktu, yalnızca bir zaman sonra doğacak olan yavruları ve yuvası vardı. Atmacanın gelip onları kapması o anda var olan bir gerçek değildi onun için, bu yüzden bunu düşünüp ona göre yaşamıyordu.
Kuşun başına gelen şeyler onun kontrolünde değildi, bu nedenle onu ilgilendirmiyordu.
Bizim için de böyle düşünmek mümkün müydü?
Başımıza gelen şeylerin bizi ilgilendirmediğini?
" Sessizlik, tuz gibidir, sadece görünürde hafiftir. Gerçekten, nemlenmesi için zaman tanırsanız bir örs kadar ağırlaşmaya başlar.
...
Sonunda uzun bir yolculuğun ardından, tüm kendine özgü özellikleriyle, içinde doğduğum bedende yaşamaya karar verdim. Nihayetinde bana ait olan ve beni dünyaya somut bir şekilde bağlayan, aynı zamanda da ondan ayrışmama imkan sağlayan tek şey oydu.
...
Sonuç olarak, şüphe duymak beni o kadar da korkutmuyor. Bir hayatın olaylarını, kendi hikâyemizin gerçeğe uygunluğunu sorgulamak, huzursuz edici olmamn yanı sıra sağlıklı ve iyi bir şey de olsa gerek. Belki de sürekli olarak yerin ayağının altından kaydığını hissetmek normaldir, belki de kendime ve etrafımdaki insanlara dair sahip olduğum kesinlik hissi ortadan kayboluyordur. Yıllardır gerçeklikle tek inanılır bağımı oluşturan bedenim şimdi bana çürümekte olan bir taşıt, tüm bu süre boyunca bindiğim, çok hızlı bir seyahate ama aynı zamanda kaçınılmaz bir çöküşe maruz kalan bir tren gibi görünüyor. Sürekli gördüğüm manzaraları oluşturan insanların ve mekânların çoğu şaşırtıcı bir doğallıkla ortadan kayboldu ve hâlâ orada olanlar, nevrozlarını ve yüz ifadelerini sürekli vurgulayarak, eskiden oldukları kişinin bir karikatürüne dönüştüler. İçinde doğduğumuz beden dünyadan ayrılırken sahip olduğumuzla aynı değil. Sadece hücrelerimizin sonsuz kez değişmesinden değil, en belirgin özelliklerinden, el yordamıyla, elimizden geldiğince, yönlendirme ya da danışmanlık olmadan, kendi kişiliğimiz ve kanaatlerimizle ona ekleyegeldiğimiz dövme ve yara izlerinden de bahsediyorum."