"Ey kullarının keder ve sıkıntılarını
kaldırarak kendilerini sevince boğan
Keşşâfü'l-Kulûb!
Ey türlü musibetlere marûz ve
derdlere mübtela olmuş kalblere,
varlığıyla huzur veren Enîsü'l-Kulûb !
Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin.
Senden başka yoktur ilah.
El-emân , el-emân !
Senin yüce dergahına sığınıyor ,
Senden emân diliyoruz!
Bizi cehennem ateşinden halâs eyle!"
"Ah-dedi- insanlar uykularındaki kadar masum,
çocukları kadar yalın,
yaşlılar kadar dingin yaşasalar zamanı,
acı ; dünya haritasından silinir.
Herkes her sevinci aynı incelik
ve içtenlikle hak ederek yaşardı.
Kimse doğayı yaralamazdı böyle."
İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim,
fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim
bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum:
Buna içimdeki şeytan diyordum,
müdafaasını üzerime almaktan korktuğum
bütün hareketlerimi ona yüklüyor
ve kendi suratıma tüküreceğim yerde,
haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi
nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum.
Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı?
Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması...
İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu...
İçimizdeki şeytan yok...
İçimizdeki aciz var...
Tembellik var...
İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey:
hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...