Bizde şey var genellikle, bizde diyorum, çünkü dışarıyı pek bilmiyorum, üç aşağı beş yukarı onlar da aynıdır herhâlde... İçinde yaşanılan zamanın sınırladığı bir "güzel" anlayışı var sanatta. Sanatkâr, bu sınırın tutsağı olmaya mecbur tutuluyor âdeta. Çıkışlara, alışılagelenden ayrı bir renk saçan pırıltıya tahammülleri yok! Güzeli, bu sınırın dışında aramaya çalışırsan veya ruhumuzun, benliğimizin bir yanında uyuşmuş kalmış, eski bir güzeli bulup çıkarırsan kabul edilmiyorsun... Ya küçümseyip silmek istiyorlar seni ya deli divorlar. Herifler tembel çünkü, seni anlamayan kafalarını, gönüllerini anlamak için zorlayacakları yerde, kavrayışlarının ötesine aşanı reddediveriyorlar, kolaylarına geliyor.
.... biraz daha büyüyünce sonsuz bir düzlük gibi tasavvur ettim Turan'ı, sınırsız ve mavi-yeşil bir düzlük, gözünün önüne getirebiliyor musun? İşte onun üzerinde güzel taşlar, başıboş koşuyorlardı hep. Amma ne koşu! Hürriyetin ta kendisi! Bu koşunun rüzgârını iliklerimde duyar ve coşardım! Değnekten atlarım vardı, mahallenin sokaklarında tozu dumanı birbirine katardım... Arkamda çocuklar, askerlerim! Eyt, ver elini Turan! Esaslı bir kumandandım ha! Babama sorardım: "Turan'da herkes bizim evde konuştuğumuz gibi mi konuşacak?" "Elbette oğlum." .....
....insan para için, ekmek için ölüme atmaz kendini, tehlikeye de. Çünkü ölümü ile ülkü sünün devamına katkıda bulunacağına inanır, ardına bakma dan gider. Para ise –dudak büktü– insan öldükten sonra, isterse altına boğulsun, ne çıkar! Mesele bu.
Aslında seni değil, kendimi anlamak istiyorum. Kimi tahlil ediyorum? Senden geçerek, kendimi bulmaya çalışıyorum belki de. Yardım etmek isterken, yardım bekliyorum. Şey gibi geliyor bazen, şey gibi... Sen ve ben bir kâğıdın iki yüzüymüşüz gibi, birbirine o kadar yakın, o kadar uzak!