en çok kalmak istediğimiz yerde en yabancı hissetmemiz ne tuhaf, sanki bir odaya ait değiliz ama çıkıp gidemiyoruz da , kapı açık, kimse seni tutmuyor ama adım atamıyorsun, çünkü kalmak bir umut, gitmek ise kabullenmek gibi geliyor. Ben de öyleyim işte, senin hayatında varım ama yok gibiyim, sesin kulağıma değiyor ama bana ait değil, gözlerin bana bakıyor ama beni görmüyor, insan bundan daha ağır bir yalnızlığı nasıl taşır bilmiyorum. Bazen kendime kızıyorum, neden diyorum, neden bu kadar kalmaya direndin, neden sana ait olmayan bir yerde kök salmaya çalıştın, ama kalp dediğin şey akıl gibi değil, mantıkla yürümüyor, sevdiği yere kendini bırakıyor, karşılık görmese bile, hatta belki de en çok o zaman bağlanıyor, çünkü umut, insanın en inatçı yanı. Sen hiç bilmedin bunu, bilmek zorunda da değildin zaten, ben sessizce sevdim, sessizce eksildim, ve yine sessizce kaldım. İnsanın istenmediği bir yerde kalmaya devam etmesi, kendine yaptığı en zarif yıkımdır belki de, bağırmaz, çağırmaz, kimseye anlatmaz, sadece içten içe çöker, ama dışarıdan bakınca hâlâ dimdik görünür, işte en tehlikelisi de bu, kimse fark etmez, hatta sen bile fark etmezsin, çünkü ben seni rahatsız etmemek için kendimi yok saymayı öğrendim. Ama şimdi anlıyorum, insan bazen gitmeyi öğrenmek zorunda, sevse bile, kalsa bile, istese bile, çünkü bazı hikâyeler tamamlanmak için değil, insanın içinde bir şeyleri kırıp yeniden kurmak için yazılıyor, ve sen, sen benim hayatımda bir son olmadın, ama en derin cümle oldun, içimde hep yankılanacak olan.