Çocukluğunuza gitmek istiyorsanız, biraz olsun anlaşılmak, geçmişi sorgulamak istiyorsanız kendinizi evinizde gibi hissedeceğiniz bir kitap.
Bir baba bir oğul.
Baba, oğlunun ne düşündüğünü önemsemeden ne hissettiğini anlamadan zamanında kendi yaşadığı debdebeyi yaşatmamak için çabalarken tam da bu hengamenin içine atıyor oğlunu. Hafız olsun diye çabaladığı oğlu Fransaya gidiyor orada okuyor ve hatta tabiri caizse gavur bir kadınla evleniyor.
Oğlunun çerçevesinden de bakmayı ihmal etmiyor yazar. En sevdiğim kısmı da burası; babasının düşüncelerini okurken 'Allah bilir çocuğu neler hissediyordur?' diye düşünürken başka bir hikaye de oğlunun ne hissettiğini de öğreniyorsunuz.
Eeee bu baskı ile büyüyen çocuk en sonunda babasına hak veriyor mudur dersiniz? Bence bunun için bile bu kitap okumaya değer...
Şule Gürbüz
“Ben Anadolu'yum
Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç…
Şükrederek kalktığım sofralarımda
Ya soğan-ekmek bulunur, yahut bulamaç…
Hastalarım vardı ölüm yataklarında
Ne doktor yüzü gördüm ne ilaç
Devlet denince hep vergi geldi aklıma” Yavuz Bülent Bâkiler
İnsan şölene şafakta değil güneş batımında başlar. Tinsel alemde de böyledir, ışığın parlayıp belirmesi ve güneşin bütün ihtişamıyla parlayıp çıkması için ilk önce biraz çalışmak gerekir. Her ne kadar Tanrının güneşi iyinin üstüne de kötünün üstüne de doğurduğu, yağmuru haklının üzerine de haksızın üzerine de indirdiği söylense de tinsel alemde durum böyle değildir.