Döl oldum. Dölümle bir oldum. Benden çıkan şey ben oldu, ben de o. Halbuki o güne dek bütün sevişmelerimde, cinsel ilişkilerimde döl benden boşalan bir şey idi. O kadar. Boşalınca bitiyordu. Bu kez boşalmakla yeni şeyler duydum.
"Döl oldum. Dölümle bir oldum."
Burada anlatıcı, kendi bedeninden çıkan şeyle (döl) özdeşleştiğini söylüyor olabilir. Bu, yalnızca fiziksel bir boşalma değil; benliğin bir parçası, bir uzantısı haline gelmiş gibi. Yani döl artık "benim dışımda" olan bir şey değil, "benim ta kendim".
"Benden çıkan şey ben oldu, ben de o."
Anlatıcı burada bir tür mistik bütünlük yaşıyor diyebiliriz. “Ben” ve “benden çıkan” arasındaki sınır ortadan kalkıyor gibi. Kendi yaratıcı gücüyle özdeşleşiyor. Bu, yaratma eyleminin (cinsellik yoluyla) bir tür kendini aşma ve bir olma hali olarak yaşandığını gösteriyor.
"O güne dek... döl benden boşalan bir şeydi. O kadar."
Daha önce cinsellik salt fiziksel bir rahatlama aracıydı diyor galiba. Ancak bu deneyimde farklı bir boyut devreye giriyor.
"Bu kez boşalmakla yeni şeyler duydum."
Anlatıcı, bu deneyimde bir uyanış, bir aydınlanma yaşamış gibi. Cinselliği ilk kez daha derin, ruhsal ya da varoluşsal bir bağlamda hissediyor olabilir.
Sevgi, insanın "kendilik" bilinci ile "başkası" arasında kurduğu temel bağdır. Martin Buber, "Ben-Sen" ilişkisinde sevginin özünü görür: Sevgi, insanın karşısındaki varlığı bir nesne olarak değil, bir özne olarak kabul etmesidir. Heidegger açısından ise sevgi, insanın "dünyada var olma" tarzlarından biridir. Sevdiğimizde, sadece başkasını değil, aynı zamanda kendi varoluşumuzu da açığa çıkarırız. Levinas, sevgiyi etik bir sorumluluk olarak görür: Başkasının yüzüyle karşılaşmak, bizde bir sorumluluk ve şefkat doğurur.İnsanın yalnızlığını aşması ve varoluşunu anlamlandırması için sevgi şarttır. Çünkü sevgi, benliğin sınırlarını aşarak bir başkasıyla "birlikte var olma" imkânını yaratır.