“Yalnızken deliririm sandım önce. Öyle olmadı. Bir iyi geldi, bir iyi geldi, o kadar olur. Kendime geldim. Sarmaş dolaş olduk kendimle. Dışarıda bir dünya varmış, ben o dünyanın dışındaymışım, fark etmedim bile. Akıp akıp gitti zaman. Zamanın, uzayın ve kütle çekiminin maddeden bağımsız birer varlığı yok. Ben de bir maddeyim sonuçta, etten ve kemikten, çokça da düşünceden oluşmuş.
İtiraf etmem gerekirse başlarda zorlandım. En çok da onun üzerime diktiği gözleri olmadan yaşamak tuhafıma gidiyor. Kimse size bakmıyorsa gerçekten var olup olmadığınızdan emin olamıyorsunuz. En çok o bakardı bana; merakla, nefretle, önceleri aşkla. O iki göz üzerimde garip bir etki bırakırdı. Hem kızardım içten içe, yine bir şeyleri alacak benden diye endişelenirdim -planlı programlı adamdır ne de olsa- hem de var olduğumu anlardım. İnsan nefes alıp veriyor, yiyor, içiyor, uyuyup uyanıyor da başkası denilen şey olmadığında pek de öyle kolay kolay emin olamıyor kendi varlığından. Burada kendi içimdeyim sadece, kimsenin tarif etmediği, aynada gördüğüm insandan başka bir şey olan, sınırları belirsiz. Başkasına muhtaçlığımız bu ihtiyaçtan doğuyor belki; bize sınırlar çizdiği için. Bir davranışımıza, bir bakışımıza, gülüşümüze verdiği tepkiyle bizi onayladığı ya da kınadığı için. Üzülmek, acı çekmek, sevinmek bile başkasına muhtaç. Bir başkası görünce işte o zaman gerçekmiş gibi. Kendimizi hep bir başkasıyla anlama, hep bir başkasına anlatma gayreti. Bir başkasına baka baka ancak kim olduğunu bilme yanılgısı. Kimim ben?”