Merhaba!
Son dönemde birçok kitapseverin okuduğunu gördüğüm Günübirlik Hayatlar’ı ben de merak ederek okumak ve bitirdikten sonra da düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim. Hadi başlayalım.
Irvin D. Yalom benim için sadece psikoterapi öyküleri anlatan bir yazar değil; insanın ölüm, yalnızlık, anlam arayışı ve geçmişle hesaplaşma gibi en temel meselelerini sade ama etkileyici biçimde ele alabilen özel bir isim. Daha önce okuduğum Nietzsche Ağladığında, Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek ve Aşkın Celladı gibi kitaplarından sonra Günübirlik Hayatlar’a da doğal olarak yüksek bir beklentiyle başladım.
Ancak kitabı bitirdiğimde aynı etkiyi hissettiğimi söyleyemem. Günübirlik Hayatlar aslında kötü bir kitap değil; ama Yalom’un kendi çıtasının gölgesinde kalan bir kitap. Eğer yazarla ilk kez bu eserle tanışsaydım belki çok daha farklı düşünebilirdim. Fakat yukarıda sözünü etmiş olduğum kitaplarını bilen biri için bazı hikayeler “bunu daha önce ve daha güçlü bir şekilde okudum” hissi verebiliyor.
Özellikle Aşkın Celladı’ndaki psikoterapi öykülerinde karşılaştığım karmaşık insan ruhu, derin çatışmalar ve uzun süre zihinde kalan karakterler bu kitapta bana aynı yoğunlukta geçmedi. Buradaki bazı hikayeler sanki anlatılmaya değer olmakla birlikte, Yalom’un daha güçlü terapi öykülerinin yanında biraz daha geri planda kalan örnekler gibi hissettirdi. Danışanların sorunları, yüzleşmeleri ve değişimleri yer yer fazla hızlı ve kolay ilerliyormuş izlenimi oluşturdu.
Beni en çok düşündüren noktalardan biri de kitaptaki rüyaların ele alınış biçimiydi. Elbette psikoterapide rüyalar kişinin kaygıları, bastırdığı düşünceler veya iç çatışmaları hakkında önemli ipuçları verebilir. Ancak gerçek hayattaki rüyalar çoğu zaman dağınık, sembolleri belirsiz ve birden fazla yoruma açık yapılardır.