Günümüzde seyyahların hep acelesi var; telaş içinde, her ne pahasına olursa olsun diyerek geliyorlar, ama gelmek bir yolun sonuna varmak demek değil. İnsan her menzilde bir yere varır, her adımda gezegenimizin gizli kalmış bir yüzünü keşfedebilir, bunun için bakmak, istemek, inanmak, sevmek yeterli.
Ben, mahşer gününün dehşetinden başka iman, secdeden başka namaz tanımayanlardan değilim. Ben nasıl mı namaz kılarım? Bir gülü seyrederim, yıldızları sayarım, yaratılışın güzelliği, onun düzenindeki kusursuzluk karşısında büyülenirim, Rabbim'in en güzel eseri olan insanın, onun bilgiye aç beyninin, aşka aç gönlünün, uyanmış veya tatmin edilmiş tüm duyularının karşısında hayranlığa kapılırım.
Genellikle kadın sorunundan fazla, yazar kadınların sorunları üzerinde duran Virginia Woolf, Charlotte Brontë erkek olsaydı, erkekler gibi yaşayabilseydi, başka konuları da işleyebileceğini; Jane Austen'in yalnız çaylı toplantıları anlatmakla yetinmeyeceğini; George Eliot Kırım Savaşı'na katılsaydı, neler neler yazabileceğini düşünür. Tolstoy, bir kentin kenar mahallesinde ıssız bir aile yaşamı yaşasaydı, acaba aynı yazar olabilir miydi diye sorar okuyucularına.
Bana istisnasız herkes kızıyor; kafalarındaki 'ben'i bozduğum için. Ben onların hayallerinde tutarlıyım. Belki kendi hayalimde de tutarlıyım. Yaşarken bu iki tutarlığın da dışındayım.
Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer.