Yahudiler, o rahip ruhlu halk, düşmanlarına ve istilacılarına karşı çıkarken, en sonunda sadece düşmanlarının değerlerini yeniden değerlendirmekten başka bir şey yapmadılar.
Bereket versin ki erkenden, ilahiyatla ilgili önyargılarla ahlaksal önyargıları birbirinden ayırmayı öğrendim – kötünün kaynağını artık dünyanın 'arkasında' aramıyorum.
Tutunamayanlar'ı 9. kez bitirdikten sonra, 6. kez bir önceki incelememi silip bir yenisini yazıyorum. (Lütfen artık şu siteye aynı kitap için birden fazla inceleme yapmayı getirin.) Ve bu kez emin olarak, şu cümleyle başlamak istiyorum: EĞER BÜTÜN DÜNYA TÜRKÇE BİLSEYDİ, OĞUZ ATAY, DÜNYANIN EN İYİ YAZARI OLURDU.
Bu kitabın hâlâ bu kadar fazla yarım bırakılmasını anlamıyorum. Bu kitabın hâlâ bu kadar eleştirilmesini, 'zor kabul edilmesini' anlamıyorum.
Selim Işık, tembel aşık. Türk edebiyatının en akılda kalıcı karakteri. Bana kalırsa, Raskonlikovdan öndedir bu konuda. Nitekim, kendini göstermeyi bilememiştir. Günlüklerinde fazlaca yakındığı üzere; ürkek bir hayvandır o. İncitmemek ve ürkütmemek gerekir. Sayfalarının kenarını yıpratmadan okumak, özel bir itinayla yaklaşmak gerekir.
Bazen içlenirim durduk yere. Selim için. Selim'in yaşayamadığı fakat yaşaması gerektiği o hayat için. Arkadaşlarıyla, Günseli'yle, Turgut'la devam edemediği, kendini sonsuz bir yalnızlığa ve korkularla dolu bir intihara sürüklediği için. Defalarca kez yazdım. İnceledim bu romanı. Bu kez teknikten de yöntemden de yararlanmak istemiyorum. İçimde, geçen her yılla birlikte büyümüş ve gelişmiş olan bir hasret var sadece. Selim hasreti. Selim'in yaşaması gerektiği hayata duyduğum bir hasret. Selim'in arkadaşı olmayı ne çok isterdim.