"Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”
İnsanın yolculuğu bir ömür boyu sürer, sessiz bir gemi gibi. Bazen açık denizlerde, masmavi bir gökyüzünün altında, esen rüzgârlarla yelkenlerini şişere şişere dingin, kaygısız ve tasasız bir şekilde yol alır. Bazen de karla, tipiyle, borayla, denizlerin hırçın dalgalarıyla boğuşa boğuşa… İnsanın yorulduğu, bunaldığı, artık bu yolculuğu daha fazla sürdüremeyeceğim dediği günler de olur. İşte o günlerde gemiler gibi dinlenebilmek için bir liman arar kendine. Bu liman bazen bir sevgilinin omzu, bazen bir dostun insana ferahlık veren sesi, bazen bir müziğin tınısı, bazen de bir şiirin satırlarından yükselen kokusu olabiliyor.
Kışı tüm yönleriyle hissettiğimiz ve bahar türküleri çağırmaya başladığımız şu günlerde, edebiyatımızın en büyük şairlerinden biri olan Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerini okumak bir limana uğramak gibi oldu benim için. Üsküp’te dünyaya gelen, İstanbul’da yetişen ve Paris’te eğitimini tamamlayan Yahya Kemal, bu şiirlerini bir ömür boyu yazmış. Öyle ki bir kelimesi için yirmi beş yıl beklettiği şiirleri olmuş. Bu yüzden olsa gerek kendi hayattayken şiirleri bir kitap olarak yayınlanamamış . Ancak vefatından sonra şiirlerinden bazıları “Kendi Gök Kubbemiz” adıyla ilk defa 1961 yılında yayınlanabilmiş.
Divan edebiyatıyla modern şiirimiz arasında bir köprü görevi üstlenen Yahya Kemal, “Ok” şiiri dışındaki tüm şiirlerini aruz vezniyle yazmış. O nedenle ismi edebiyat tarihi içerisinde Mehmet Akif, Tevfik Fikret ve Ahmet Haşim’le birlikte “Dört Aruzcular”dan biri olarak anılıyor. Türk Sanat Müziği’ne en çok söz veren şairlerimizden biri olan Yahya Kemal, “Kendi Gök Kubbemiz”, “Yol Düşüncesi” ve “Vuslat” olmak üzere üç bölüm olarak yayınlanan bu kitabında tarihten bugüne uzanan bir yolcuğa
Bu eserde iki hikâye birden işleniyor. Biri kurtuluş savaşından sonra birçok arkadaşını kaybetmiş olmanın verdiği hüzünle ve verdikleri mücadelenin bir hiç uğruna olduğunu gördükçe, protesto olarak elli yıl boyunca evine kapanıp gül yetiştiren adamın hikâyesi; ikincisi kaybolmuş, kendi kültür ve medeniyetlerinden tamamen kopmuş, yozlaşmış yeni nesli; Sitare, Yavuz, Çarli ve diğerlerini.
Milli mücadele de bulunmuş olan gül yetiştiren adam, inançları ve bağımsızlığı uğruna savaşmıştır. Sonunda ise savaştığı değerlerin artık yok olduğunu görmeye başlayınca kendisini evine kapatmış ve orada gül yetiştirmeye başlamıştır. Elli yıla yakın bir zaman diliminde de dışarıdaki hayat ile bağlarını koparmıştır. O toplumdan kendini soyutlamakla birlikte tamamen de inzivaya çekilmez, bu ona uygun bir davranış değildir. O bunu kendine bir çıkış yolu olarak seçmiştir aslında. O pasif, edilgen bir direniş sergiler.
Bu adam çok güzel kokan güller yetiştirir. Bir gün torunun da ısrarıyla artık dışarı çıkmaya karar verir. Ve doğal olarak her şeyin değişmesi karşısında çok şaşırır. Eve kapanarak değişimin önüne geçemeyeceğini anlamıştır artık. Sabah namazını kılmak için camiye gittiğinde de caminin dolu olacağını sanmış ve sonunda cemaatin azlığı karşısında şaşırmıştır. Ve o aradaki insanların giyimleri de değişmiştir. Namazdan sonra dayanamayıp tam bir manifesto tadında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma sonucunda onu, halkı kışkırttığı iddiasıyla hapse atmışlardır.
İkinci hikâyede ise, modern yaşam, Sitare, Zelda, Tansel ve diğerlerinin çarpık ilişkileri üzerinden anlatılır. Sitare bir bankada çalışmaktayken babası yaşında bir adam olan Çarli ile evlenir. Kumar oynar, bilinçsizce parasını harcar, kocası hastanede yatarken bile arkadaşlarıyla tatile çıkıp eğlenir.