“Öyleyse bir şeyin yok! dedi. Beni saman yemiş sanma patron, seni aldatmışlar. Barba Anagnostis gibi, benim de okumam yazmam yok, ama o kadar da budala değilim, hayır! Madem ki ben anlamayacağım, şu saf adamla onun hayat arkadaşı inek hanım nasıl anlasın? Dünyanın bütün Anagnostis'leri ve Ananiza'ları mı? Şu hale göre, hepsi yeni karanlıklarla karşılaşacaktır, değil mi? Öyleyse, bırak onları alışmış oldukları eski karanlıklarında. Şimdiye kadar pekâlâ becerdiler, görmüyor musun? Pekâlâ yaşıyorlar, doğuruyor ve torun da yapıyorlar. Allah onları sağır ve kör ediyor, onlar da bağırıyorlar: Şükür Allah'a! Yoksulluğa da alıştılar, öyleyse, bırak onları da, sus! ”
“Geçende ne diyorduk, patron? Halkı aydınlatıp gözünü açasınmış! Buyur işte! Sen gel de, Barba Anagnostis'in gözünü aç! Karısının nasıl susta durup emir beklediğini gördün mü? Zâtın git de şimdi, ona erkekle aynı haklara sahip bulunduğunu ve sen domuzun etinden bir parçasını yerken, domuzun karşısında canlı halde bağırmasının zalimce bir şey olduğunu, sen açlıktan geberirken, Allah'ın her şeye malik bulunuşu avuntusuyla yetinmenin büyük bir budalalık olduğunu anlat! Senin bütün bu aydınlatıcı palavralarından, kapkara cahil Barba Anagnostis ne kazanır? Kavgalar başlar, tavuk horoz olmak ister ve karı koca bütün gün birbirleriyle dövüşüp birbirinin tüylerini yolar. İnsanları rahat bırak, patron, gözlerini açma!”
— Gübre ve pislikten bir çiçek nasıl filizlenip beslenir? Varsay ki Zorba, insan gübre, özgürlük de çiçektir.
Zorba yumruğunu masaya vurup,
— İyi ama, dedi, ya tohum? Bir çiçeğin bitmesi için tohum gerekli. Bizim pis içimize, böyle bir tohumu kim koydu? Bu tohum niçin iyilik ve namusla beslenip çiçek açmasın? Ve kanla pislik istesin?”
Han Kang’ın Vejetaryen romanı, insanın iç dünyasındaki sessiz çığlıkları duyurmayı başaran derin bir hikâye. Yeong-hye’nin bir sabah aniden et yemeyi bırakma kararı, aslında onun özgürleşme çabasının sembolü. Bu kararın ardından toplumun, ailesinin ve çevresinin baskısı arttıkça, Yeong-hye’nin sessizliği daha da anlam kazanıyor.
Romanı okurken çoğu zaman huzursuz hissettim; çünkü Han Kang, insanın bastırılmış yanlarını cesurca gözler önüne seriyor. Yeong-hye’nin yaşadığı yalnızlık, anlaşılmama duygusu ve içsel isyan bana çok tanıdık geldi. Her sayfa, insanın hem bedeniyle hem de toplumla olan çatışmasını biraz daha derinleştiriyor.
Eğer macera romanı ya da page turner bir hikâye arıyorsanız, bu kitap size göre değil. Vejetaryen, aksine yavaş ilerleyen, düşündüren, kimi zaman rahatsız eden bir roman. Ama eğer insan ruhunun karanlık, sessiz ve kırılgan yanlarına dokunmak istiyorsanız, bu kitap sizi derinden etkileyecek. Ben çok beğenmediğimi, zaman zaman bırakmayi düşündüğümü acıkça ifade etmek zorundayım.
Yinede son sayfayı kapattığımda içimde ağır ama etkileyici bir sessizlik kaldı.