Az önceki gibi deliren insanların artık
onu hiç etkilemediğini fark ediyor birden. Hastaneye sık sık gelip gitmeye başladıktan sonra, normal insanlarla dolu mutlu sokaklar, ona yabancı geliyor.
John Steinbeck’in İnci adlı eseri beni derinden etkiledi çünkü basit bir hikâyenin arkasında aslında çok büyük bir gerçekliği gösteriyor: insanın hırsı. Kino’nun inciyi bulduğunda hissettiği umut ve hayaller bana da ilk başta sevindirici geldi, çünkü ailesine daha iyi bir yaşam sunmak istemesi çok insani bir duygu. Ama hikâye ilerledikçe bu inci bir armağandan çok bir lanete dönüşüyor ve insanların açgözlülüğü, kıskançlığı her şeyin önüne geçiyor. Özellikle Juana’nın inciyi denize atma isteği bana sağduyunun ve kalbin sesini dinlemenin önemini hatırlattı. Coyotito’nun ölümü ise insanın bazen en değerli şeyleri, daha fazlasını isterken kaybettiğini acı bir şekilde gösteriyor. Bu kitap bana, gerçek zenginliğin para ya da değerli taşlarda değil, ailede ve huzurda olduğunu düşündürdü. Steinbeck sade diliyle evrensel bir mesaj verir: Hırs ve açgözlülük, insanın elindeki en değerli şeyleri bile yok edebilir.
“Ben erkeğim,” demişti ya, Juana bu sözün anlamını kavramıştı. Yarı çılgın, yarı tanrıyım anlamına geliyordu bu sözler. Demek Kino gücünü bir dağa toslatacak, bir denizde sınayacaktı. Juana, kadın sezgileriyle, erkeğin yok olduğu yerde dağın kılının kıpırdamayacağını, erkeğin boğulduğu yerde denizin yine kabarıp taşacağını biliyordu. Yine de Kino’yu erkek yapan tek güç buydu, yarı-insan, yarı-tanrı olmak, Juana’nın da bir erkeğe gereksinimi vardı, erkeksiz yapamazdı. Kadınla erkek arasındaki bu ayrımlara şaşsa da onları değerlendiriyor, benimsiyor, onlarsız edemiyordu. Tabii kocasının ardından gidecekti, hiç kuşku yok. Bazen kadınlığı, sağduyusu, sakınganlığı, korunma içgüdüsü, Kino’nun erkekliğine işleyebiliyordu, üçünü de kurtarabilirdi belki. Acılar içinde ayağa kalktı, avuçlarını küçük dalgalara tuttu, yakıcı tuzlu suyla yıkadı yüzündeki bereleri. Ağır adımlarla Kino’nun ardından yürüdü kumsal boyunca.”
“İncinin özü, insanların özleriyle karışınca ortaya acayip, karanlık bir tortu çıkıyor, sonra çökeliyordu. Herkes Kino’nun incisiyle bir bağ kurmuştu birdenbire, Kino’nun incisi de herkesin düşlerine, yatırımlarına, düzenlerine, tasalarına, geleceğine, dileklerine, gereksinimlerine, tutkularına, açlığına katılıverdi, aradaki tek engel Kino’ydu, o yüzden de garip bir biçimde herkesin düşmanı oluverdi Kino.”