Yaşadığımız hayatı bir başkası yaşasa mutlu olurdu. Dünyayla bir sorunu olmazdı. Ama benim tek düşündüğüm tonlarca C-4'ü dünyanın merkezine koyup bir karpuz gibi parçalanmasını seyretmekti. Belki de tek sorun şuydu: biz ne istediğimizi bilememiştik hiçbir zaman.
Bir metre bugun sezyum saatiyle olculen, isigin 0,000000003335640952 saniyede katettigi uzaklik olarak tanimlaniyor.
(Bu tuhaf sayinin kullanilmasinin nedeni Paris'te tutulan ozel bir platin cubugun uzerindeki iki cizgi arasindaki uzaklikla ifade edilen metrenin tarihsel tanimina karsilik gelmesidir.)
Fazla hava direnciyle karsilasmayan iki cisim atilirsa, örneğin iki farkli agirlikta kursun cisim, ikisi de ayni hiz oraninda dusecektir. Havanin dolayisiyla cisimleri duserken yavaslatacak herhangi bir seyin olmadigi ay uzerinde astronot David R. Scott bu tuy ve kursun agirlik deneyini gerceklestirmis ve gercekten her ikisinin de yere ayni zamanda ulastiklarini tespit etmistir.
Evren daima var olmuş olsun ya da olmasın, zaman önceden beri daima vardır. İleride göreceğimiz gibi evrenin başlangıcından önce zaman kavramının bir anlamı yoktur. Bunu ilk olarak Aziz Augustinus vurgulamıştır. Ona sorulur: "Tanrı evreni yaratmadan önce ne yapıyordu?"
Augustinus şu yanıtı vermez: "Bu tip sorular soran insanlar için cehennemi hazırlıyordu." Bunun yerine zamanın Tanrı'nın yarattığı evrenin bir mülkü olduğunu ve evrenin başlangıcından önce zamanın da var olmadığını söyler.
Hiç kimsenin evrenin genişliyor ya da büzüşüyor olabileceğini tahmin etmemiş olması, yirminci yüzyıl öncesindeki genel düşünce ikliminin ilginç bir yansımasıdır.