Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
Ellerim sızlıyor, bana verdikleri kısa ayaklı masanın üzerine kambur bir şekilde eğilmekten sırtım ağrıyordu. Mürekkep, adi köle urbamın üzerine özgürce saçılmıştı ve bitkinlikten dolayı gözlerim bulanık görüyordu. Daha önce hiç bu kadar kısa zamanda bu kadar çok sözcük üretmemiştim. Kamaraya parşömenler doluyordu ve onların da içleri generalin istediği yalanı icra etmeye çalışırken ortaya çıkan aksak çabalarım ile doluydu. Şanlı zafer. O alanda şan yoktu; ölüm ve bok kokusunun arasında korku, acı ve katliam vardı ama şan yoktu. General de bunu biliyor olmalıydı, zira Diyar Muhafızları’nın yenilgisinin mimarı oydu ama bir yalan icra etmem istenmişti ve ben de görev bilinci olan bir köle olarak bütün enerjimle işimin üzerine eğilmiştim.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Bu iş burada bitmedi, Kuzeyli!” diye bağırdı Leydi Emeren bir saat sessizce yürüdükten sonra. Ona dik dik ve nefretle bakarak karşısında durdu. “Benden kaçabileceğini düşünme bile. Bu dünyada benden saklanabileceğin...” “Sevginin nefrete dönmesi,” diye sözünü kesti Al Sorna. “Çok kötü bir şey.” Sanki bıçaklanmış gibi olan Leydi Emeren donakaldı. “Bir zamanlar bir adamla tanışmıştım,” diye devam etti Al Sorna. “Bir kadını çok seviyordu. Ama yapması gereken bir görev vardı ve bu görevin hayatına mal olacağını biliyordu. Kadınla birlikte kalırsa onun da hayatına mal olabilirdi. Bu yüzden kadını kandırdı ve onun uzaklara götürülmesini sağladı. Bazen o adam düşüncelerini okyanuslardan aşırıp paylaştıkları sevginin nefrete dönüp dönmediğini öğrenmeye çalışıyor, ama yalnızca kadının ateşli şefkatinin uzak yankılarını duyuyor. Kurtarılmış bir hayat, yapılmış bir iyilik, tıpkı yanan bir meşale söndükten sonra artakalan duman gibi... Ve adam şöyle düşünüyor, benden nefret ediyor mu? Zira kadının, erkeğin pek çok davranışını affetmesi gerekiyor ve âşıklar arasında,” –bakışlarını ondan bana çevirdi– “ihanet en büyük kabahattir.”
Yanına gidip tırabzanlara dayandığımda birbirimize selam vermedik. Başımda hâlâ sorular vızıldıyordu ama kalbim bana cevap vermeyeceğinin bilgisiyle çekingendi. Bana hikâyesini anlatmakla ne amaçlıyordu bilmiyorum, ama işini bitirmişti. Bana başka bir şey anlatmayacaktı. Gecenin çoğunu uyanık bir şekilde hikâyesini düşünerek, cevaplar arayarak ve yalnızca daha fazla soru bularak geçirmiştim. Tarihçemi renklendiren o ve halkını sert bir şekilde kabahatli bulduğum için benden bir çeşit intikam alıyor olabilirdi, ama aslında ona karşı hiçbir yakınlık hissetmesem ve onu sevmesem de kindar biri olduğunu düşünmüyordum. Ölüm saçan bir düşmandı, ama kinci değildi. “Hâlâ kullanabiliyor musun?” diye sordum sessizlikten sıkılarak. Elindeki kılıca baktı. “Yakında göreceğiz” “Kalkan adil bir karşılaşma olması konusunda ısrar ediyormuş. Sana antrenman yapman için birkaç gün süre vereceklerini düşünüyorum. Antrenmansız geçirdiğin onca seneden sonra çok korkulan bir rakip olman beklenemez.” Siyah gözleri yüzümü taradı. Neşelenmiş gibiydi. “Antrenmansız olduğumu nereden çıkardın?” Omzumu silktim. “Bir hücrede beş sene boyunca yapacak ne olabilir ki?” Tekrar şehre döndü ve hafif fısıltısı neredeyse rüzgârda kayboluyordu. “Şarkı söylemek.”
“Kardeş.” Vaelin, Sherin’e doğru bir adım attı ama araya birden Iltis girdi. “Mahkûmun İtikatlılarla konuşması yasak, kardeş.” “Yolumdan çekil!” diye bağırdı Vaelin ve bilinçli bir şekilde her kelimeyi üstüne basa basa söyledi. Iltis’in gözle görünür bir şekilde beti benzi attı ama aradan çıkmadı. “Emir aldım, kardeş.” “Bu ne?” diye sordu Vaelin talepkârca. Öfkelenmeye başlıyordu. “Kardeşimiz neden böyle zincire vurulmuş bir halde?” Kardeş Iltis’in arkasında duran Sherin zincirli bileklerini kaldırdı ve esefle yüzünü ekşitti. “Beni bir kez daha zincire vurulmuş şekilde bulduğun için üzgünüm...” “Mahkûm izin verilmediği takdirde konuşamaz!” diye bağırdı Iltis, arkasını döndü ve zincirlere sert bir şekilde asıldı. Zincirler derisini zedeleyince Sherin acıyla yüzünü buruşturdu. “Mahkûm, sapkınlığı veya kalleşliğiyle İtikatlıların kulaklarını kirletemez!” Sherin yalvaran gözlerle Vaelin’e baktı. “Lütfen onu öldürme!”
Gözleri bulandı ve konak kayıp gitti. Etrafını sis ve gölgeler sardı. Karanlık içinde bir ses vardı, taşa vuran metalin çıkardığı ritmik bir çınlama. Bir an için mermer bir bloka şekil veren bir keski gördü. Keski hiç durmadan, oldukça hızlı bir şekilde hareket ediyordu. O kadar hızlıydı ki onu kullanan bir insan olamazdı ve taşta bir yüz belirmeye başladı... YETER! Ses, kan şarkısıydı. Bunu içgüdüsel olarak biliyordu. Başka bir kan şarkısı. Şarkının tonu kendisininkinden farklıydı; daha güçlü ve daha kontrollüydü. Aklında başka bir ses konuşuyordu. Mermer yüz kaydı ve rüzgârdaki kum taneleri gibi uzaklara gitti. Keski sesi durdu ve devam etmedi.