Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
Caenis, Vaelin’e yaklaştı ve fısıldadı. “Baban seni geri almak istedi Vaelin. Bunu hep hatırlamalısın. Frentis gibi sen de burada olmayı seçtin.” On sene sekiz ay... Küçükken annem senin gelip bizimle yaşayacağını ve abim olacağını söylemişti... ama gelmedin... “Neden? Neden beni geri istedi?” “Pişmanlık? Suçluluk duygusu? İnsan herhangi bir şeyi neden yapar ki?” “Suret bana bir keresinde buradaki varlığımın babamın İtikat ve Diyar’a olan bağlılığının bir sembolü olduğunu söylemişti. Kral’la ters düştüyse belki de beni alması da aksini işaret ediyordur.” Caenis’in yüzü düştü. “Onu hakir görüyorsun, kardeşim. Ailelerimizi unutmamız öğretilse de bir oğulun babasından nefret etmesi hayra alamet değildir.” On sene sekiz ay... “Birinden nefret etmek için onu tanıman gerekir.”
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
“Lonakların batıl bir inancı var. Kılıçlarının, öldürdükleri düşmanlarının ruhlarıyla dolduğuna inanırlar,” dedi. “Topuzlarına ve kılıçlarına isim verip, Karanlık tarafından ele geçirildiğini düşünürler. Benim halkımın böyle inançları yoktur. Bir kılıç sadece bir kılıçtır. İnsan öldüren kılıç değil, insandır.” Bana bunları neden anlatıyordu? Kendisinden çok daha fazla mı nefret etmemi istiyordu? Kılıcın kabzasının üzerindeki yara izi olan güçlü eline bakınca aklıma, İmparator’un resmi bir törenle Umut adını taktığı Seliesen’in nasıl İmparatorluk Muhafızları tarafından aylar boyunca sıkı bir şekilde eğitildiği; kılıç ve mızrağı yeterli, hatta becerikli bir şekilde kullanmayı öğrendiği geldi. “Umut bir savaşçı olmak zorunda,” demişti bana. “Tanrılar ve halk bunu bekliyor.” İmparatorluk Muhafızları onu kendilerinden biri olarak kabul etmişti ve Janus ordularını bizim kıyılarımıza göndermeden önceki yaz aylarında onlarla beraber çarpışıp savaştaki cesareti dolayısıyla övgülere mazhar olmuştu. Ama Umut Katili’yle karşılaştığında hiçbiri işine yaramamıştı. Kuzeylinin eninde sonunda o lanet günde neler olduğunu anlatacağını biliyordum ve olayı pek çok ağızdan duymuş olsam da Al Sorna’nın kendisinden duyma düşüncesi bile sadece korkunç değil, ayrıca dayanılmazdı da.
Usta Sollis yatağın diğer tarafında geçip elini Nortah’ın alnına koydu. “Kızılçiçeğin etkisi geçtiğinde ateşi de geçecektir. Ama hissedecek, acıyı karnına soktukları ve döndürdükleri bir bıçak gibi hissedecek. Böyle bir acı bir çocuğu ya adama dönüştürür ya da canavara. Ve bence Nişan, canavarlardan nasibini aldı.” Vaelin o anda anladı; Sollis’in sinirini. Bize değil, diye düşündü Vaelin. Kral’ın Nortah’ın babasına, bunun da Nortah’a yaptığı şeye sinirli. Biz onun kılıçlarıyız, bizi döverek şekle sokuyor. Kral, Sollis’in kılıçlarından birini berbat etti. “Kardeşlerim ve ben ona yol gösteririz,” dedi Vaelin. “Acısını paylaşırız, dayanmasına yardım ederiz.” “Güzel.” Sollis başını kaldırdı ve Vaelin’e baktı. Bakışları her zamankinden daha yoğundu. “Bir kardeş kötüye gittiğinde onunla başa çıkmanın tek bir yolu vardır ve bir kardeş kardeşini öldürmemeli.”
“Burası,” dedi Usta Jestin kollarını açıp demirhaneyi göstererek, “burası Nişan’ın içinde, ama bana ait. Ben buranın Kralı, Sureti, Kumandanı, Lordu ve Ustası’yım. Burası oyun yeri değil. Burası dalga geçme yeri değil. Burası zanaat ve öğrenme yeri. Nişan sizden işleyen demir sanatını bilmenizi bekliyor. Bir kılıcı gerçekten beceriyle tutabilmek için nasıl yapıldığını bilmeniz ve onu var eden zanaatın bir parçası olmanız gerekiyor. Burada yapacağınız kılıçlar sizi hayatta tutacak ve ileriki yıllarda İtikat’ı savunacak. İyi çalışırsanız güvenebileceğiniz, çelik levhayı bile delecek kadar güçlü bir kılıcınız olur. Aksi takdirde kılıçlarınız ilk savaşınızda kırılır ve ölürsünüz.” Bir kez daha dönüp Barkus’a baktı. Soğuk gözlerinde bir soru gizli gibiydi. “Bütün gücümüzün kaynağı İtikat’tır, ama İtikat’a hizmet edebilmek için çeliğe ihtiyacımız var. Çelik, İtikat’ı onurlandırırken kullandığımız araçtır. Geleceğiniz çelik ve kana bürülü. Anlıyor musunuz?”
“Güzel bir gece, kardeşim,” dedi Vaelin. Makril homurdandı ve botlarını çıkarıp ayaklarını ovmaya başladı. Çizik, adam botlarını çıkarır çıkarmaz kokuyu aldı ve uzaklaştı. “Kardeş Tendris’in sözümü güvenilir bulmaması üzücü,” diye ekledi Vaelin. “O sana inandı.” Makril ayak parmaklarının arasından bir şey çıkarıp ateşe atınca ateş bir an alevlendi. “İtikat’a sadık bir adamdır. Ama ben şüpheci, inatçı bir piçim. Bu yüzden beni yanında gezdiriyor. Yanlış anlama, Tendris on parmağında on marifet olan bir adam; gördüğüm en iyi at binicisi ve sen daha burnunu sümkürmeden bir İnkârcı’dan istediği bilgiyi alabilir, ama bazı açılardan çok saf. İtikatlılara güvenir. Ona göre bütün İtikatlılar aynı inancı paylaşır, onun inancını.” “Ama seninkini değil?” Makril kurusunlar diye botlarını ateşin yanına koydu. “Ben avlanırım. İzler, işaretler, rüzgârdaki kokular, birini öldürdükten sonraki kan deveranı. Benim İtikadım bu.”