Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
“Güzel bir gece, kardeşim,” dedi Vaelin. Makril homurdandı ve botlarını çıkarıp ayaklarını ovmaya başladı. Çizik, adam botlarını çıkarır çıkarmaz kokuyu aldı ve uzaklaştı. “Kardeş Tendris’in sözümü güvenilir bulmaması üzücü,” diye ekledi Vaelin. “O sana inandı.” Makril ayak parmaklarının arasından bir şey çıkarıp ateşe atınca ateş bir an alevlendi. “İtikat’a sadık bir adamdır. Ama ben şüpheci, inatçı bir piçim. Bu yüzden beni yanında gezdiriyor. Yanlış anlama, Tendris on parmağında on marifet olan bir adam; gördüğüm en iyi at binicisi ve sen daha burnunu sümkürmeden bir İnkârcı’dan istediği bilgiyi alabilir, ama bazı açılardan çok saf. İtikatlılara güvenir. Ona göre bütün İtikatlılar aynı inancı paylaşır, onun inancını.” “Ama seninkini değil?” Makril kurusunlar diye botlarını ateşin yanına koydu. “Ben avlanırım. İzler, işaretler, rüzgârdaki kokular, birini öldürdükten sonraki kan deveranı. Benim İtikadım bu.”
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
“Diyar’da savaş diye bir şeyin artık kalmadığını söylüyorlar,” dedi Caenis. İlk defa konuşmuştu ve fikrini belirtmeye çekiniyor gibiydi. “Belki de katılacak savaş bulamayız.” “Her zaman bir savaş vardır,” dedi Vaelin. Bunu annesinden duymuştu, daha doğrusu tartıştıkları sırada annesi babasına böyle bağırmıştı. Babasının gittiği son savaşın arifesiydi, annesi hastalanmadan hemen önce. Kral’ın Elçisi sabahleyin mühürlü bir mektup getirmişti. Okuduktan sonra babası silahlarını toplamaya başlamış, seyise en iyi savaş atına semer vurmasını söylemişti. Annesi ağlamış ve Vaelin tartıştıklarını duymasın diye babasıyla misafir odasına girmişlerdi. Babasının dediklerini duyamıyordu çünkü sessiz sakin, yatıştırıcı bir şekilde konuşuyordu ama annesinin canına tak etmişti. “Döndüğünde yatağıma girme!” diye bağırmıştı. “O pis kan kokun midemi bulandırıyor.” Babası bir şeyler diyor, hâlâ onu yatıştırmaya çalışıyordu. “Geçen sefer de böyle dedin, ondan önce de,” demişti annesi. “Ve sonra da diyeceksin. Her zaman bir savaş vardır.”
Bir anlığına koşup sis içinde kaybolmak istedi. Kaçacaktı. Onu kabul edecek bir çete bulur, ormanda yaşar, pek çok maceraya atılır ve öksüz olduğunu söylerdi... Gücümüz sadakatimizdir. Suret’in bakışları duygudan yoksundu ama Vaelin bütün düşüncelerini okuyabildiğini biliyordu. İster buraya zorla ister babaları tarafından kandırılarak getirilmiş olsun kaç tane çocuğun kaçtığını ve kaçanların da pişman olup olmadığını düşündü. Gücümüz sadakatimizdir. “İzninizle girmek istiyorum,” dedi Suret’e. Gözlerinde yaşlar vardı ama umursamadı. “Pek çok şey öğrenmek istiyorum.” Suret uzanıp kapının kilidini açtı. Bu sırada Vaelin adamın ellerinde birçok yara izi olduğunu gördü. Kapılar açılınca Vaelin’i içeri davet etti. “Gel, küçük Atmaca. Artık kardeşimizsin.”
Kapı, çakıl taşlarını süpürüp gıcırdayarak açıldı. Vaelin o tarafa bakınca parmaklıkların arkasında duran uzun, pelerinli bir adam gördü. Onları bekliyordu. Yüzü sisten dolayı görünmüyordu ama Vaelin incelendiğini, tartıldığını hissetti. Babası uzun, güçlü, kır sakallı; alnı ve yüzü çizgilerle dolu bir adamdı. Şimdi suratında Vaelin’in daha önce görmediği ve tanımlayamadığı bir ifade vardı. Sonraki yıllarda binlerce adamın suratında aynı ifadeyi görecek ve eski bir dost gibi tanıyacaktı: Korku. Birden babasının gözlerinin garip bir şekilde kara olduğunu fark etti, annesininkilerden çok daha karaydı. Hayatı boyunca babasını böyle hatırlayacaktı. Diğer insanlar onu Savaş Lordu, Diyar’ın İlk Kılıcı, Beltrian kahramanı, Kral’ın kurtarıcısı ve ünlü bir oğulun babası olarak tanıyordu. Vaelin ise onu hep Altıncı Nişan Hanesi’nin önünde oğlunu terk eden korkutucu bir adam olarak hatırlayacaktı.
“Ben İmparatorluk Tarihçisi, Âlimler’in İlki ve İmparator’a hizmet etmeyi onur sayan Lord Verniers Alishe Someren’im,” diye cevap verdim. Koku yüzünden burnuma tuttuğum mendil ağzımı da kapıyor, sözcüklerimin duyulmasını birazcık zorlaştırıyordu. “Gemi Lordları’nın temsilcisi ve İmparatorluk tutsağının resmi refakatçisiyim. Bana saygılı davranacaksın korsan, yoksa bir anda güverteye yirmi muhafız çağırıp seni tayfanın önünde kırbaçlatırım.” Kaptan bana doğru yaklaştı; nefesinin, ambardan daha kötü koktuğuna inanamamıştım. “O zaman demir aldığımızda balinalara yedirilecek yirmi bir adam olur, kâtip bozuntusu.”