Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
9/10
·432 syf.··
2026 17. kitabı
·
44 günde okudu
·
Okunma: 01 Nisan 2026 23:39
"Bugün hep ölüleri düşündüm. Bu yitik yılın son günündeyiz. Tepeyi kaplayan eğreltiotları sa­rardı, vadinin altındaki karaağaçların yaprakları döküldü ve kışa hazır­lık yapmak için sığırların kesimine başlandı. Bu gece Samain Arifesi. Bu gece, ölüleri ve yaşayanları ayıran o perde kıpırdayacak, arala­nacak ve sonra da tamamen yok olacak. Bu gece, ölüler, Kılıçlar Köprüsü’nü geçecek. Bu gece, ölüler, Diğer Dünya’dan bu dünyaya gele­cek. Ama biz onları göremeyeceğiz. Onlar karanlığın içindeki gölge­ler, rüzgârsız gecede duyulan fısıltılar olup gelecekler; ne olursa olsun gelecekler." Kış Kralı, Tanrının Düşmanı ve Excalibur arayış içinde olduğum zamanlarda okumaktan keyif aldığım muhteşem bir üçleme oldu. İster istemez okuduktan sonra bir sıralama yapıyor insan zihninde: Bu seri okuduğum diğer fantastik kitaplar arasında nerede? İlk sıralarda Malazan, Fırtınaışığı, Zaman Çarkı ve Buz ve Ateşin Şarkısı vardı daima. Savaş Lordu Yıllıkları'nı gerek olay örgüsü ve karakterler, gerekse yazım dili (kahraman bakış açısı okumakta daima zorlanırım) açısından gayet tatmin edici bir seri. Büyü içermeyen en büyülü fantastik seri yakıştırması çok yerinde. Neden bu zamana kadar okumadım ve daha da önemlisi neden bu zamana kadar bu seriden haberim olmadı diye kahroldum okudukça. Okurken kahkaha attım, neşeyle bağırdım, üzüldüm ve lanetler savurdum Merlin'le beraber. Çok güzel seri. Muhtemelen uzun bir süre daha insanı arayış içine itecek bir seri. Yine de muhteşem bir yolculuktu. "Sevgili Arthur, bana Armağanlar Veren Lordum, tanıdığım en cömert insan... onun öyküsüdür bu."
ExcaliburBernard Cornwell · Phoenix Yayınevi · 200629 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bu ilk düşmanlar Mordred’in kalkan duvarının önünden koşarak gelenlerdi, şimdi düşmanın ana gücü bize çattı. Saldırılarına karşı di­rendik, kalkanlarımızın üzerinden kılıçlarımızı sallarken haykırarak meydan okuduk. Karmaşıklığı, kılıçların kılıçlara vurmasıyla çıkan çınlama seslerini ve birbirine vuran kalkanların gümbürtüsünü hatırlı­yorum. Savaşta değil miller, bir karış mesafe bile önemlidir. İnsanı düşmanından ayıran birkaç santimlik bir mesafe olabilir. Onların nefe­sindeki bal birasının kokusunu duyarsınız, nefes alma seslerini, ho­murdanmalarını duyarsınız, ağırlıklarını bir ayağından diğerine ver­diklerini hissedersiniz, tükürükleri gözlerinize sıçrar ve tehlikeyi gör­mek için bakınırsınız ve bu sefer öldüreceğiniz adamın gözlerinin içine bakarsınız, bir açıklık bulur, bundan yararlanırsınız. Kalkan du­varını yeniden kapar, ileriye bir adım atar, arkanızdaki adamın itekle­diğini hisseder, öldürdüğünüz insanların cesetlerine takılıp sendeler, sonra kendinizi toparlar, önünüzdekileri ileriye doğru itersiniz ve sonra sizi neredeyse öldürecek olan darbelerden başka fazla bir şey hatırlamazsınız. Kalkan duvarında bir gedik açmak için çalışır, itekler ve sonra homurdanırsınız, açıklığı genişletmek için kılıcınızın keskin yüzüyle vurursunuz ve ancak bundan sonra düşman çözülmeye başla­yınca çılgınlık hâkim olur ve bir Tanrı gibi öldürmeye başlarsınız, zira düşman korkmuştur, kaçmaktadır veya korkudan donup kalmıştır ve siz ekin misali, ruhların hasatını yaparken onların yapabilecekleri tek şey ölmektir.
“Uther sizin and içmenizi dahi istemedi” dedim. “İstediğini hiç sanmıyorum” dedi Arthur, “ama ben and içtim. And anddır ve eğer verdiğimiz bir andı bilerek bozarsak o zaman hepsine olan inancımızı bozmuş oluruz.” Tutulandan çok daha fazla and bo­zuldu diye düşündüm, ama bir şey söylemedim. Arthur andlarına sa­dık kalmak isterdi ve bu onun için rahatlatıcı bir şeydi. Birden gülüm­sedi ve aklına daha mutlu olayların geldiğini anladım. “Uzun zaman önce,” dedi, “Broceliande’de bir yer görmüştüm. Güney sahiline giden bir vadiydi, bir dere ve söğüt ağaçları hatırlıyorum orada ve burası bir ev yapıp sakin bir yaşam kurmak için ne kadar güzel bir yer diye dü­şünmüştüm.” Güldüm. Şimdi bile tek istediği bir ev, biraz toprak ve çevresinde dostlarının olmasıydı, istekleri hiç değişmemişti. Hiçbir zaman sarayları sevmemişti, güçten hoşlanmamıştı, ama savaşmayı her zaman sevmişti. Bu sevgiyi inkar etmeye çalışırdı, ama savaşta iyiydi, hızlı düşünürdü ve bu onu ölümüne savaşan bir asker yapıyordu. Askerliği onu üne kavuşturmuştu ve Britanyalıları birleştirerek Saksonları yen­mesini sağlamıştı, ama yetkiden ürkmesi ve insanların iyiliği konusundaki saçma düşüncesi ve andların kutsallığına olan aşırı inancı ondan daha az yetenekli insanların yaptıklarını bozabilmesine neden olmuştu. “Kütüklerden bir ziyafet salonu” dedi sanki rüya görür gibi. “Sütunlu, denize bakan bir veranda. Guinevere denizi çok sever. Arazi güneye denize doğru tatlı bir eğimle iniyordu, salonumuzu bunun tepesine yapabiliriz, böylece bütün gün ve gece dalgaların kumlara vurmasını dinleyebiliriz. Ve salonun arkasında,” devam etti. “yeni bir demirci ocağı yapacağım.” “Daha fazla metale eziyet etmek için mi?” diye sordum. ”Ars longa,” dedi, “vita brevis.” ”Latince mi?” Başıyla onayladı. “Sanatlar uzun zaman
“Sevgilim dedi Morgan yüzünü okşayarak, “sana ne yaptılar?” Taliesin gülümsedi, hatta Sansum’dan nefret eden ve Morgan’ı hiç sevmeyen ben bile bu apaçık mutluluk karşısında gülümsedim. Bildiğim bütün evlilikler içinde en garibi buydu. Sansum bu dünyaya gelmiş en namussuz adamdı ve Morgan da yaratılmış en namuslu kadındı. Ama açıkça görülüyordu ki birbirlerine hayrandılar veya en azından Morgan Sansum’a hayrandı. Eskiden Morgan eli yüzü düzgün bir kadınmış, ama ilk kocasını öldüren yangın kadının bedenini de kavurmuş ve yüzünü bu korkunç hâle sokmuştu. Hiçbir erkek Morgan’ı güzelliği için veya çirkinliğe bürünen yüzü gibi, nefrete bürünen karakteri için sevemezdi, ama bir erkek Morgan’ı bağlantıları için sevebilirdi, zira Morgan Arthur’un kız kardeşiydi ve bu da, her zaman inanmışımdır ki, Sansum’u ona çeken şeydi. Sansum onu içinden gelerek sevmese de, onu ikna eden bir aşk gösterisi yapmış, onu mutlu etmişti ve bunun için de Fareler Kralını bile yaptığı sahtekârlık için affedebilirdim. Kadına hayrandı, zira Morgan akıllı bir kadındı ve Sansum kadının aklına değer veriyordu ve böylece iki taraf da evlilikten kazançlı çıkıyordu, Morgan şefkat gorüyor, Sansum himaye altında korunup öğütler alıyordu, her ikisi de başka yerlerde başka zevkler aramadıklarından, birçok evlilikten daha iyi gidiyordu evlilikleri.
Kendini haklı çıkarmak için konuşmaya devam etti ve bir süre sonra söylediği her söze inandığını anlamaya başladım. Sansum insanları öldürmek için onlara ihanet edebilirdi, Ligessac’ı tutuklamaya gittiğimizde beni ve Arthur’u öldürmek istediği gibi planlar yapabilirdi ve hazineyi tam takır bırakabilirdi, bunun yanında her zaman yapabildiği tek bir şey var ki; hareketlerinin kesinlikle haklı olduğuna kendini ikna edebilirdi. Tek ilkesi hırsıydı ve bu felaket günde güneş batarken, eğer dünyada Arthur ve Kral Cuneglas gibi insanlar olmasaydı Sansum gibi yaratıklar her yerde hâkim olurlardı. Eğer Taliesin haklıysa, o zaman Tanrılarımız kayboluyorlardı ve onlarla beraber druidler yok olacaklardı ve onları izleyecek büyük krallar. İşte o zaman da ortaya fare krallarından oluşan bir kabile ortaya çıkıp hepimizi yönetecekti.