Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
“Kime haset ediyorum biliyor musun?” diye sordu. “Bilmiyorum Lordum.” “Tewdric’e.” Güldüm. “Tewdric. İçi kurumuş bir keşiş mi olmak istiyorsunuz?” “O mutlu,” dedi Arthur kararlı bir edayla, “her zaman istediği hayatı buldu. Rahip saç traşını istemiyorum, Tanrısı da umurumda değil, ama onu kıskanıyorum.” Yüzünü buruşturdu. “Benden başka kimsenin kazanacağımıza inanmadığı bir savaşa hazırlanmak için kendimi harap ediyorum. Bunlardan hiçbirini istemiyorum. Hiçbirini. Mordred’in Kral olması gerekli, onu kral yapmak için and içtik ve Derfel, Saksonları yenersek ona yetkilerini vereceğim.” Meydan okur gibi konuşuyordu ve ben ona inanmıyordum. “Her zaman istediğim şey,” diye sürdürdü, “bir ev, biraz toprak, davarlar, hasat mevsiminde ekin­ler, ocağımda yakacağım odunlar, demircilik yapacağım bir demirci ocağı, su için yakında bir dere. Çok mu fazla şey istiyorum?” Kendine pek ender bu kadar acırdı ve ben de kızgınlığını açığa vurması için bir şey demedim. Çoğu kez böyle kendine ait bir ev halkı, ormanlar ve tarlalar içinde dünyayla bağını koparmış bir yaşamdan söz ederdi. Ama şimdi Aelle ve Cerdic mızrakçılarını toplarlarken bunun ümitsiz bir rüya olduğunu görüyordu. “Dumnonia’yı sonsuza kadar elimde tutamam,” dedi, “Saksonları yendiğimizde Mordred’i dizginleme işini başkalarına bırakacağım. Bana gelince, ben Tewdric’in mutluluğunu arayacağım.” Dizginlerini topladı. “Şimdi Guinevere’ı düşünemem” dedi. “Ama tehlikedeyse onunla sen meşgul ol.” Bu kısa emirden sonra atını topukladı ve uzaklaştı. Olduğum yerde kalakaldım. Şaşkındım, ama aklından ne geçtiğini biliyordum. Guinevere’ı öldürmeyeceğimden emindi ve bunun için de onun güvende olduğunu biliyordu. Ama böyle sert bir emir vererek onu ne kadar sevdiğini saklamış oluyordu. Odi et amo, excrucior. O sabah hiçbir hayvan
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Far Dareis Mai’ler bir şekilde onu evlat edinmişlerdi. Bazıları ona bir oğul, diğerleri erkek kardeş gibi davranıyordu. Yaşın bununla hiç ilişkisi yok gibiydi; saçlarında beyaz olan kadınlar onunla çaya davet ettikleri bir erkek kardeş gibi konuşabiliyordu, ama kendisinden bir yaş büyük olmayan Kızlar sıcağa uygun giysiler giyip giymediğinden emin olmak isteyebiliyordu. Anaç tavırlarını engellemenin yolu yoktu: yapıyorlardı işte ve hepsine birden Güç’le bir şeyler yapmadığı sürece Rand onları nasıl durdurabileceğini bilemiyordu. Nöbetçiliğini bir başka topluluğa yaptırmayı düşünmüştü... belki Shae’en M’taal, Taş Köpekler ya da Aethan Dor, Kızıl Kalkanlar; şef olmadan önce Rhuarc Kızıl Kalkanlardandı. Ama bunun için ne sebep verebilirdi ki? Kesinlikle gerçeği değil. Rhuarc ve diğerlerine açıklamaya çalıştığını düşünmek bile onu huzursuz ediyordu; Aiel mizah anlayışı düşünülürse, o ekşi Han bile gülmekten kaburgalarını kırardı. Herhangi bir sebep tüm Kızların onurlarını kırardı. En azından, anaç tavırlarını Çatıları dışında nadiren gösteriyorlardı, kendileri dışında kimse görmüyordu. Gai’shain’lar ise burada olan bitenlerden dışarıda bahsetmiyorlardı. “Kızlar,” demişti bir kez, “onurumu taşıyor.” Bunu herkes hatırlıyordu ve Kızlar, her birine birer taht bahşetmiş gibi bundan gurur duyuyordu. Ama bu onuru kendi diledikleri gibi taşıdıkları anlaşılmıştı.
“İki kadın bağ kurarsa, güçleri ikiye katlanmaz... bağ kurmak her birinin bireysel güçlerini toplamak kadar basit değildir. Ama birlikte güçlüyseler, bir erkeğe denk olabilirler. Ve on üç kişilik bir çember oluşturduklarında, ihtiyatlı olmalısın. Zar zor yönlendirebilen on üç kadın bağ kurduğu zaman çoğu erkeği alt eder. Kule’deki en zayıf on üç kadın seni ya da herhangi bir erkeği alt eder ve nefesleri bile hızlanmaz. Arad Doman’da bir deyiş duydum. ‘Çevrede ne kadar çok kadın varsa, bilge adamın adımları o kadar sessizleşir.’ Bunu hatırlaman fena olmazdı.”
“Kehanet bizi kıracağını söylüyor,” dedi Han ekşi ekşi. “İyi bir başlangıç yaptın. Ama seni takip edeceğiz. Gölge yok olana kadar,” diye alıntı yaptı, “su yok olana kadar, Gölge’ye gireceğiz ve dişlerimizi sıkarak, son nefesimizle meydan okuyarak. Son Gün’de Kör Eden’in gözüne tüküreceğiz.”
Kraliçem bu sözlerimi duyunca aşağılar gibi omuz silkinip konuştu “Eğitim çok mu önemli?” “Sanırım öyle. Latince öğrenmediğime çok pişmanım.” “Neden?” diye sordu İgraine. “Çünkü insanoğlunun birçok deneyimleri bu dilde kaleme alınmış Hanımım. Eğitimin faydalarından biri de diğer insanların bildiklerini, korktuklarını, düşlediklerini ve başardıklarını öğrenmemize olanak vermesi. Başınız belaya girdiğinde aynı şekilde başı belaya girmiş birinin olduğunu bilmek yararlıdır. Bazı şeyleri açıklığa kavuşturur.” “Neleri mesela?” Omuz silktim. “Bir zamanlar Guinevere’in bana söylediği bir şeyi hatırlıyorum. Latince olduğundan ne demek istediğini anlamamıştım ama bana çevirmişti ve bu Arthur’u tümüyle açıklıyordu. O zamandan beri de unutmadım.” “Evet? Devam et.” “Odi et amo” yabancı sözcükleri dikkatle söyledim, “excrucior” “Anlamı ne bunun?” “Seviyorum ve nefret ediyorum ve bu acı veriyor.” Bu satırları bir şair yazmış, adını unuttum. Bir gün Arthur’dan söz ederken bana bunları söylemişti. Onu çok iyi tanıyordu anlayacağınız.”