Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
“Beşte bir hakkımızdır, Aes Sedai,” dedi Melaine, uzun saçlarını omzunun üzerinden arkaya atıp pürüzsüz omzunda bir staera gezdirmeye başlayarak. Buhar ile ağırlaşıp ıslanmış saçları ipek gibi parlıyordu. “Ağaçkatillerinden de daha fazlasını almadık.” Moiraine’e bakışları anlam taşımayacak kadar yumuşaktı; onun Cairhienli olduğunu biliyorlardı. “Sizin krallarınız ve kraliçeleriniz vergi olarak bu kadarını alıyor.” “Peki uluslar aleyhinize döndüğünde ne olacak?” diye ısrar etti Moiraine. “Aiel Savaşı’nda uluslar birleşti ve sizi geri püskürttü. Bu yeniden olabilir ve olacaktır. Her iki taraftan büyük can kaybına sebep olarak.” “Hiçbirimiz ölümden korkmuyoruz, Aes Sedai,” dedi Amys ona, bir çocuğa açıklar gibi gülümseyerek. “Yaşam bir düştür ve hepimiz uyanıp sonra tekrar düşe dalacağız.”
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Sığındığımız yer, derin nehir vadisinin üstünde çimenlik bir tepeydi. Gönüllülerden bi­rini bulup ona bu tepenin adım sordum. “Şehrin adıyla aynı Lordum” dedi, buraların adını öğrenmek istememe şaşırmıştı. “Aquae Sulis mi?” diye sordum. “Hayır Lordum, eski adı. Romalılar gelmeden önceki adı.” “Baddon” dedim. “Ve bu tepede Mynydd Baddon Lordum” diye onayladı. Baddon tepesi. Zaman içinde ozanlar tüm Britanya’da bu adı tek­rarlayacaklardı. Binlerce ziyafet salonunda şarkıları söylenecek ve he­nüz doğmamış çocukların kanlarını ateşle dolduracaktı, ama o anda benim için bir anlamı yoktu. Sadece uygun bir yerdi, çimenlerle kaplı yığma toprak duvarlı bir eski bir kaleydi. İsteksizce de olsa iki bayra­ğımı diktiğim yerdi. Biri Ceinwyn’in yıldızını taşıyordu, diğeri Argante’nin arabalarından birinde bulup kurtardığımız Arthur’un ayılı bayrağıydı. Böylece sabahın ilk ışıklarında, serin rüzgârda dalgalanıyorlardı. Ay ve yıldız Saksonlara meydan okuyordu. Mynydd Baddon’da.
Bunlar tuhaf, hem tatlı, hem acı günlerdi. İlkbaharda savaş olacaktı, ama güneşli günlerle birlikte tarlalara çiçek dolmuştu. Hıristiyanlar son günlerin geldiğini söyleyip duruyorlardı. Dünyanın so­nunun geleceği günden önceki günleri kastediyorlardı. Belki de insanlar böyle günlerde, bu yumuşak ve güzel ilkbaharda bizim hissettiklerimizi hissedeceklerdi. Günlük yaşamımızda sanki gerçek olmayan bir özellik vardı, bu da en basit işler dahi özel kılıyordu. Bu belki de yataklarımızın kış samanlarını son yakışımız olacaktı ve belki de buzağının doğuşunu en son görüşümüz olacaktı. Her şey özeldi, zira her şey yok olabilirdi.
“Kime haset ediyorum biliyor musun?” diye sordu. “Bilmiyorum Lordum.” “Tewdric’e.” Güldüm. “Tewdric. İçi kurumuş bir keşiş mi olmak istiyorsunuz?” “O mutlu,” dedi Arthur kararlı bir edayla, “her zaman istediği hayatı buldu. Rahip saç traşını istemiyorum, Tanrısı da umurumda değil, ama onu kıskanıyorum.” Yüzünü buruşturdu. “Benden başka kimsenin kazanacağımıza inanmadığı bir savaşa hazırlanmak için kendimi harap ediyorum. Bunlardan hiçbirini istemiyorum. Hiçbirini. Mordred’in Kral olması gerekli, onu kral yapmak için and içtik ve Derfel, Saksonları yenersek ona yetkilerini vereceğim.” Meydan okur gibi konuşuyordu ve ben ona inanmıyordum. “Her zaman istediğim şey,” diye sürdürdü, “bir ev, biraz toprak, davarlar, hasat mevsiminde ekin­ler, ocağımda yakacağım odunlar, demircilik yapacağım bir demirci ocağı, su için yakında bir dere. Çok mu fazla şey istiyorum?” Kendine pek ender bu kadar acırdı ve ben de kızgınlığını açığa vurması için bir şey demedim. Çoğu kez böyle kendine ait bir ev halkı, ormanlar ve tarlalar içinde dünyayla bağını koparmış bir yaşamdan söz ederdi. Ama şimdi Aelle ve Cerdic mızrakçılarını toplarlarken bunun ümitsiz bir rüya olduğunu görüyordu. “Dumnonia’yı sonsuza kadar elimde tutamam,” dedi, “Saksonları yendiğimizde Mordred’i dizginleme işini başkalarına bırakacağım. Bana gelince, ben Tewdric’in mutluluğunu arayacağım.” Dizginlerini topladı. “Şimdi Guinevere’ı düşünemem” dedi. “Ama tehlikedeyse onunla sen meşgul ol.” Bu kısa emirden sonra atını topukladı ve uzaklaştı. Olduğum yerde kalakaldım. Şaşkındım, ama aklından ne geçtiğini biliyordum. Guinevere’ı öldürmeyeceğimden emindi ve bunun için de onun güvende olduğunu biliyordu. Ama böyle sert bir emir vererek onu ne kadar sevdiğini saklamış oluyordu. Odi et amo, excrucior. O sabah hiçbir hayvan
Far Dareis Mai’ler bir şekilde onu evlat edinmişlerdi. Bazıları ona bir oğul, diğerleri erkek kardeş gibi davranıyordu. Yaşın bununla hiç ilişkisi yok gibiydi; saçlarında beyaz olan kadınlar onunla çaya davet ettikleri bir erkek kardeş gibi konuşabiliyordu, ama kendisinden bir yaş büyük olmayan Kızlar sıcağa uygun giysiler giyip giymediğinden emin olmak isteyebiliyordu. Anaç tavırlarını engellemenin yolu yoktu: yapıyorlardı işte ve hepsine birden Güç’le bir şeyler yapmadığı sürece Rand onları nasıl durdurabileceğini bilemiyordu. Nöbetçiliğini bir başka topluluğa yaptırmayı düşünmüştü... belki Shae’en M’taal, Taş Köpekler ya da Aethan Dor, Kızıl Kalkanlar; şef olmadan önce Rhuarc Kızıl Kalkanlardandı. Ama bunun için ne sebep verebilirdi ki? Kesinlikle gerçeği değil. Rhuarc ve diğerlerine açıklamaya çalıştığını düşünmek bile onu huzursuz ediyordu; Aiel mizah anlayışı düşünülürse, o ekşi Han bile gülmekten kaburgalarını kırardı. Herhangi bir sebep tüm Kızların onurlarını kırardı. En azından, anaç tavırlarını Çatıları dışında nadiren gösteriyorlardı, kendileri dışında kimse görmüyordu. Gai’shain’lar ise burada olan bitenlerden dışarıda bahsetmiyorlardı. “Kızlar,” demişti bir kez, “onurumu taşıyor.” Bunu herkes hatırlıyordu ve Kızlar, her birine birer taht bahşetmiş gibi bundan gurur duyuyordu. Ama bu onuru kendi diledikleri gibi taşıdıkları anlaşılmıştı.