Ana güverteye çıkan merdivenleri çıktım ve hayatımda ilk kez bir savaşçı olmayı diledim. Kollarımın adaleli ve kalın, kalbimin taş kadar sert olmasını ve bir kılıca sahip olup kana kan intikam almayı istedim. Ama böyle şeyler benden öteydi. Vücudum düzgündü ama güçlü değildim, sert mizaç takınabiliyordum ama acımasız değildim. Ben bir savaşçı değildim, bu yüzden de intikamımı alamayacaktım. Arkadaşım için yapabileceğim tek şey katiline refakat etmek ve İmparator istediği için arşivimizin sonsuz gerçekleri arasına girmesi için onun hikâyesinin resmi akıbetini yazmaktı.
Pek çok adı vardı. Daha otuz yaşına gelmemiş olmasına rağmen, tarih ona bol unvan ihsan edilmesini layık görmüştü: Onu bize eziyet etsin diye gönderen deli kralın karşısında Diyar’ın Kılıcı, savaşlar boyunca onu izleyen adamların yanında Genç Atmaca, Cumbraelli düşmanlarına karşı Karanlıkkılıç ve sonradan öğrendiğime göre Büyük Kuzey Ormanı’nda yaşayan esrarengiz kabileler arasında da Beral Shak ur adıyla anılırdı, yani Kuzgunun Gölgesi.
Ama benim insanlarım onu tek bir isimle tanırdı ve onu iskeleye getirdiklerinde aklımda dönüp duran da bu isimdi: Umut Katili.
“Geleceği mi görüyorsun?” diye sordum Taliesin’e.
“Bugün zafer kazanacağımızı gördü” dedi Merlin, “ve Cuneglas’ın öleceğini bir ay önceden biliyordu. Ama beş para etmez bir Saksonun tüm peynirlerimi çalacağını göremedi.” Elimdeki peyniri kaptı. “Şimdi sanırım,” dedi “sana geleceğini söylemesini isteyeceksin.”
“Hayır Lordum.”
“Doğru,” dedi Merlin, “geleceği bilmemek daima daha iyidir. Herşey gözyaşlarıyla biter. İşte olacak olan bu.”
“Ama neşe yeniden doğar” dedi Taliesin yumuşak bir sesle.
”Yok, yok canım!” diye bağırdı Merlin. “Neşe yeniden doğarmış. Şafak sökermiş. Ağaçlar çiçek açarmış. Bulutlar dağılırmış. Buzlar erirmiş. Böyle duygusal saçmalıklardan daha iyisini yapabilirsin sanırım.” Sessizleşti. Muhafızları danslarını bitirmişlerdi ve yakaladıkları bazı Sakson kadınlarıyla eğlenmeye gittiler. Kadınların bazılarının çocukları vardı ve bağırışları Merlin’i rahatsız etti, yüzünü buruşturdu. “Kader değiştirilemez ve her şey gözyaşıyla biter” dedi aksi bir sesle.
Adam tükürdü, “Şişlenmiş bir domuz gibi viyaklıyorsun.” Bu hakaretler bir töreydi, aynen teke tek dövüşün töre olduğu gibi. Arthur ikisinden de hoşlanmazdı. Hakaretlerin boşuna nefes tüketmek olduğunu, teke tek dövüşün ise boşuna enerji harcamak olduğunu söylerdi. Ama benim düşmanın şampiyonuyla dövüşmeye bir itirazım yoktu.
Böyle dövüşler bir amaca hizmet ederdi, zira ben adamı öldürebilirsem adamlarım büyük moral kazanacaklar ve Saksonlar da kötü bir işaret olarak göreceklerdi adamlarının ölümünü. İşin riski dövüşü kaybetmekti, ama o zamanlar ben kendine güvenen bir adamdım.