Biliyoruz ki, düşünce, hareketin bizde içselleşmesidir. Hakikate kendi iç dünyamızda temas etmektir. Paskal üç türlü hakikat ayırıyordu: Etin hakikatleri, aklın hakikatleri, imanın hakikatleri. Birincisi, kör nefsimizin zenberegi etrafında çevrelenen ve onun tarafından idare edilen bütün iştahları, hırsları ve menfaatleri içersine alıyor.
Muvaffakiyetlerimizin dünyasını çenberliyor. Kendisiyle ve kendi sayesinde kurnazlaşan insanı hayvanlarla birleştiriyor.
İkincisi, bizi aklın, tasavvurla iradenin fethettiği bir âleme yükseltiyor. Kendi dar benliğimizden çıkarak bizi bir büyük âlem yapıyor. İlmi, temaşayı, mâna cevherini sunuyor. İnsanı,, ruh âleminin serdarı yapıyor.
Üçüncüsüne gelince, o bizi insanî olan varlığımızın da üstüne yükseltiyor. Sonu olan dünyamızdan, sanki bir hamle ile, sonsuzluğa ulaştırıyor. Parça iken bütün yapıyor; fâni iken ebedî kılıyor. Onun varlığıyla, yolcu iken yol, sermest iken sâki, damla iken derya oluyoruz... İnanışta, alelâde bilginin esas şartı olan şuur ve eşya ikiliği ortadan kalkmıştır. Bu ikisi aynîleşmiş, eşya şuura teslim olmuş, onunla kaynaşmış, ikisi bir varlık kazanmıştır.
İnanışın başladığı yerde alelâde tanıyış sönükleşir, değersiz ve âdeta mânasız kalır. İnanış tam olunca da yerini ona bırakır, kaybolur.
| Nurettin Topçu, Var Olmak, Yağmur Yayınevi, Cağaloğlu - İstanbul 1965, s. 14.