“Ben sana kimseyle oynamayacaksın demedim mi!” diye bağırdı. Kükremesinden tüylerim diken dilken olmuştu. Cevap vermesem bir dert, versem başka bir dert. Beklenen son kaçınılmazdı. Ne kadar çabuk biterse, o kadar iyiydi bu. “Nihat Amca dediği için… sen de bir şey demediğin için oynadım,” diyebildim yanağımı tutarken. “Ben sana sözümü söylemiştim. Tekrar mı duymak istedin orada? Benim sözümden döndüğümü ne zaman gördün?” Bir tokat daha attı. Gözlerindeki öfkeyi görebiliyordum. Gözümden akan bir damla yaşı görünce, “Erkek adam ağlar mı lan?” diyerek bir tokat daha attı. Vurdukça vurası geliyordu. En çok erkek adam ağlar, demek isterdim aslında ama bunu cümle yapacak zekâ kapasitesine sahip değildim o zamanlar. O zekâya sahip olsam da dillendirecek cesarete sahip değildim. Ancak olay bittiğinde, konu kapandığında, yatağımda düşünürken, hayalimde söyleyebilirdim bunu babama.
Annem telaş içinde, “Ne yapıyorsun?” diyerek araya girmeye çalışırken babam onu itti. Annemi tutmaya çalıştım, gücüm yetmediği için beraber yere düştük. Bizi yerde görünce bu sefer anneme el kaldırdı. “Hep sen şımartıyorsun bu çocuğu.” Yerden kalktığım gibi, “Anneme vurma, bana vur,” diyerek karşısına diklendim. Korkuyordum. Çok korkuyordum hem de. Anneme şiddet uygulamasına gururum el vermezdi. Kaldırdığı eline baktı, sonra arkasını döndü, kapıyı çarparak odadan çıktı.
Annem ağlıyordu. Boynuna sarılıp, “Canım yanmadı annem, lütfen ağlama. Vallahi canım hiç yanmadı. Ben daha fazla vurmasın diye ağladım. Vallahi canım hiç yanmadı,” derken bir yandan annemin gözyaşlarını silmeye çalışıyordum.
İşte tam o an anlamıştım. İster güzel bir eğlence olsun, ister mutsuz bir gece. Hayatta her şeyin bir bedeli, bir karşılığı vardı. Babam küçük yaşta bana bunu öğretti.