Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: tasavvuf ilminde bir birikiminiz yoksa bu kitabı okumayın. Çünkü içindeki bilgiler her aklın, ruhun anlayacağı, alacağı bilgiler değildir. Bilgi birikimi olmadan okuyan ya kendini inançsız görür ya da İbn Arâbi'yi. Kitabın içinden birkaç alıntı şu şekildedir:
Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan eşini var eden ve ikisinden erkek ve dişi çocuklar üreten Rabbinize karşı takva bakımından daha duyarlı olunuz.
Allah'ım benliğimin her zerresi için bana nimetler bağışla.
Şu kadar ki kul tarafından sahip olunan ilim, ayan-ı sabitin hallerindendir ve ona edilmiş bir inayettir.
Âlemdeki suretlerin tümü, Allah’ın dilleridir ve sürekli Kendisini yüceltmektedir. Bundan ötürü, ‘Hamd ve sena, âlemlerin Rabb’i içindir” buyurarak, övgünün yine Kendisine yönelik olduğunu söyler. O halde öven de O’dur övülen de. O’nu tenzih edersen bağlamış, bir şeye benzetirsen sınırlamış olursun. Bu iki olguyu birleştirirsen doğru yolu bulur, hikmete ulaşırsın. İkiliğe inanan şirke düştü, O’na ortak koştu. O nu bir olarak bilen de sayıyla sınırladı. İki sanıyorsan bir şeye benzetiyorsun, tek sanıyorsan O’nun her şeyden münezzeh olduğunu söylüyorsun. Öyleyse sen Hak değilsin, belki O’sun ve O’nu aynı şeyde mutlak ve kayıtlı olarak görürsün.
Sözgelimi, Cenab-ı Hak, ‘ Namaz kılın’ buyurur. Bu durumda Hak, buyruk veren, yükümlü ise buyruk alandır. Kul, ‘Ey Rabbim, beni bağışla’ der. Bu durumda kul emir veren, Hak ise emir alan durumundadır. Bu halde, Hakk’ın kula emirle ondan dilediği şey, kulun Hakk’ a emirle istediğinin aynısıdır. Bu nedenle, her ne kadar gecikse de, her dua kabul edilir. Nasıl ki namazla yükümlü tutulan kulların kimisi geç kalır, vaktinde namazı kılamaz. Buyruğa uyma gecikir. Şayet gücü yeterse başka bir vakitte namazını kılar.