Durduğu her yolun sonunu karanlık, karışık ve çıkmaz görüyor bu insan: bir nöbet geçirmiştir, yürüdüğü düz ve aydınlık yoldan ayrılmış, zihin çöküntüsünün vehmettirdiği keskin yarasa çığlıklarının çağrısına uyarak bu yabanıl ormanın ortasına düşmüştür. Bir anda, sahici sandığı o çığlıkları da yitirmiştir; kulağında, yalnız yankılar çınlayıp durmaktadır ve kendisini kestiremediği yönlere çağırıp durmaktadır, o da her çağrının ardından, yokluğa hükümlü iradesiyle, birkaç adım koşup bocalamaktadır. Bir ağaç boşluğunda, yaprakların arasından ölgün ay ışığının vurduğu ıslak bir toprak parçası üzerinde durmuş beklerken orman perilerinin ürkütücü sesleri bir an kesilir gibi olmakta ve o zaman birden nasıl olup da orada, o bulunduğu yerde olduğunu anımsamaya çalışmaktadır ama boşuna. Bir mutlu dönemin uzak anıları belleğinin uzak çeperlerine usul usul vurmaya, dokunmaya kalmadan, cin çığlıkları, yarasa haykırışları yeniden onu anımsamasının bir anlık bilincinden uzaklaştırarak kendi ölü ve yönsüz mekânına çağırıp sürüklemektedir. Bu sürüklenişte bir dikkat yoktur, bilinç yoktur, hiçbir şey yoktur. Bir içgüdü bile yoktur. Her şey, bir aldanıştan ibarettir. Büyülenmiştir bu insan, hiçbir şeyine sahip değildir: ne bedenine ne iradesine. Zihni karışıklık içindedir. Vücudu uyuşmuştur, devinme yeteneğini yitirmiştir. Şaşırması bile kalmamıştır. Keder ve umutsuzluk içindedir. Nereden gelip nereye gideceğini bilemediğinden o derin kederi içinde, anlamsız gözlerle ürkek ürkek, kendisine karanlıktan, çıkmazdan, yokluktan başka bir şey vaat etmeyen yolun belirsiz, korkunç ufkunu gözlemektedir. Kimi zaman, yaşamasının gereksizliğini düşünerek intihar bunalımlarına düşmektedir, cezalandırılması için yalvarmaktadır, cezalandırılması için kendini düşmanının eline bırakmaktadır. Ama suçu