“Mutsuzluk. Bu dünyada birçok mutsuz insan… hayır, bu dünya mutsuz insanlarla dolu desem abartmış olmam herhalde. Yine de utanç duymadan ‘topluma’ gösterebilecekleri sefalete sahiplerdi. ‘Toplum’ ise onların bu gösterisini hemen anlar ve onlara sempati duyardı.”
‘’Toplum. Bu kavramı az da olsa kavrayabilmeye başladığımı hissediyordum. Bu, bir bireyle diğeri arasında, spesifik bir anda gerçekleşen bir mücadeleydi ve tek yapman gereken o anda kazanmaktı. Hiç kimse bir başkasını tamamen fethedemez ve bir köle bile bir kölenin hakir karşılık verişinin altından kalkar, bu yüzden yapabileceğimiz tek şey, o anda ve orada, tek bir zar atışıyla her şey üstüne bahse girmek ya hep ya hiç bahsi. Hayatı sürdürebilmek için başka bir yol yok. İnsanlar onur ve sadakate övgüler yağdırır ancak insan çabasının yegâne odak noktası bireydir. Bireyin ötesinde de bir başka birey vardır. Toplumun esrarengizliği; okyanus olan toplum değil, bireydir.”
//
Osamu Dazai’nin ‘İnsanlığımı Yitirirken’ adlı eseri, bireyin toplum içindeki varoluşsal mücadelesini derinlemesine inceleyen bir otobiyografik roman olarak dikkat çekiyor. Kitap, ana karakter Oba Yozo’nun gözünden, insanın toplumsal bağlamda yaşadığı uyumsuzluk ve yalnızlık temasını işliyor. Yozo’nun iç çalkantılarını, varoluşsal boşluğunu ve toplumsal beklentilere uyum sağlamakta yaşadığı güçlükleri ele alıyor. Yozo’nun toplumu ve bireyler arası ilişkileri sorgulayan düşünceleri, eserin felsefi derinliğini artırmış ve okuyucuyu düşünmeye ittirdiğini söyleyebilirim.
Yozo’nun gözünden toplum, soyut ve güçlü bir varlık olarak tanımlanmış ve yaşamı boyunca bu baskıcı güçten korkarak yaşamıştır. Toplum, bireylerin oluşturduğu bir bütün olmakla birlikte, her bireyin üzerinde baskı kuran bir mekanizma olarak tasvir edilmiş. Toplumu anlamaya başladığında ise, aslında bireyler arasındaki spesifik anlarda gerçekleşen bir mücadeleden ibaret olduğunu fark etmiştir. Bu, bireyler arasındaki güç dengesi ve anlık çatışmalarla şekillenen bir süreçtir. bu anlayışı, bireyin varoluşsal mücadelesini anlamak açısından
Toplum sözleşmesi, mutlak bir otoriteden mahrum olan insanların kendilerini korumasını ve rahat bir şekilde yaşamasını sağlayacak anlaşmadır. Çünkü insan doğa durumunda özgürdür ve elindeki gücü kullanmaktan sakınmaz. Bu anlaşmanın temelinde de bireyin korkusu büyük bir rol oynamaktadır. Hobbes, Locke ve Rousseau’nun tasvir ettikleri doğa durumunu insanların özgür ve her bakımdan eşit olduğunu söyler. Bu üç filozofta bu sözleşmenin amacını barışı sağlamak ve sürdürmek olduğunu savunur. Ancak devletin insanları koruyamaması ve güvenliği sağlayamaması durumunda, toplumsal sözleşme geçersiz, devlet de yok olmaktadır.
Hobbes’a göre insanın ölüm korkusu ve kendini koruması bu anlaşmanın amacında baskın olan şeydir. Bu durum insanlar arasında düşmanlık ve savaşa sebep olur. Tüm insanların her bakımdan eşit olduğunu, örneğin zayıf bir insanın güçlü bir insanı zekası ile öldürebilme kabiliyetine sahip olması bu durumdan da insanlar arası güvenliğin olmamasına ve güvensizliğin çıkmasına neden olur. Hobbes, bu yüzden “İnsan insanın kurdudur.” görüşünü savunur. Devletin amacı bireysel güvenliktir. Birey de istediği hayatı sürdürebilmek için devlete ihtiyaç duymuştur. Devlet var olmadığı sürece her zaman savaşın hüküm süreceğini ve bu savaş durumunda herhangi bir çatışma olmasa bile bu durum barışın olduğuna asla işaret etmeyeceği tözünü savunur. Eğer devlet yoksa, öncelikle insanlar kendilerini korumak için ve sonrasında kendi menfaatleri için her ne olursa olsun güçlerini asla sakınmazlar. Bu durum bir kişinin canı pahasına dahi olsa geçerlidir. Hobbes insan doğasında üç temel kavga nedeni olduğunu söylemektedir. Bunlar “rekabet, güvensizlik ve şan, şeref kazanma isteğidir.” Rekabet insanları kendi menfaatleri ve isteklerini elde etmek için savaşa iterken, güvensizlik her zaman
LeviathanThomas Hobbes · Yapı Kredi Yayınları · 20241,272 okunma