Emre’yle arabanın içindeyiz. Derken deniz kıyısından epeyce yüksekte bir çay bahçesinin önüne, kocaman bir kameriyenin altına park ediyor arabayı. Pembeli morlu beyazlı çan çiçekleriyle bezeli, tül yapraklı bir sarmaşık seli bütünüyle örtmüş kameriyeyi. Bu şehre kaçıncı gelişimiz ama yine her zamanki heyecanla “gerçek değil bu” diyorum, “bu çiçekler... bu bu muhteşem koku, renkler,... ancak rüyalarda olur!” Belli belirsiz gülüyor bana Emre, “alışsan iyi olur artık daha sık karşılaşacaksın bu güzelliklerle” diyor. Araçtan çıkıp yürüyoruz.
Bunaltıcı bir sıcak çökmüş şehre, inatla yürüyoruz ama tam tepemizden gelen güneş ışınları sanki hınçla kaldırımları dövüyor, gölgeden başını uzatanı yakıp kavuruyordu. Kaldırım kenarlarındaki otlar, duvar diplerindeki küçük bitkiler daha temmuz başında çatır çatır kurumuş zaten. Caddenin gölgeli yanından, gözümüze ilişen dükkanlara baka baka meydana kadar yürüyoruz...
Dönüp dolaşıp emektarımızla eve dönüyoruz, sanırsınız yıllar yılı kapısı bir adım itilmemiş gibi toz kaplamış her yanı... Her zaman olduğu gibi tüm tembelliğimle atlıyorum beyaz çarşaf kaplı kanepelerin üzerine. “Biraz miskinlik hakkım onca yol geldik” diyorum. Emre yine gülüyor, “zaten moda dergilerine bir uyuşuk aranıyordu” diyerek mutfağa yöneliyor.
Minlenmiştim zaten, ne zaman yatağa uzanıp biraz uyuşukluk edip moda dergileri karıştıracak, biraz müzik dinleyecek olsam, Emre olanca görev aşkıyla toz almaya, yemek hazırlamaya başlardı hep. Onun işgüzarlığına dayanamaz bağırırdım: “harika bir çocuk olduğunu kanıtlamaya çalışıyorsun değil mi, o zaman durma devam et!”
Ertesi gün soluğu denizde alıyoruz. Cızırtılı eski zaman şarkıları eşliğinde ve tüm neşemizle. Dönüş yolunda telefonum çalıyor, bakıyorum siteden Banu. Açıyorum ve alo bile dememe fırsat vermeden; “Bu