İnsan, Denizin Olmadığı Yerde,Umut Adına, Martı OlmalıNazım Hikmet Ran
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ataerkil düzenin kadınlar üzerindeki baskıları üzerine feminist mücadelesiyle edebiyatın inceliğini birleştiren Nevâl El-Seddavi , Mısırlı kadınlar üzerine yaptığı nevroz araştırması sırasında, Kanatır Cezaevi’nde karşılaştığı Firdevs’in etkisiyle Sıfır Noktasındaki Kadın ‘ı yazdığını söylüyor. Kitabında Firdevs’in gerçek öyküsünü dile getiriyor.
Hikâyesinde yalnızca bir kadınla yüz yüze gelmenin ötesinde çok daha fazlası var. Bir toplumun bütün çıplak gerçekleriyle ve karanlık yüzüyle hesaplaşmaya dönüşüyor. Her cümlesi adeta toplumun nabzını sayıyor, her ayrıntısı adalet duygusunu sorguluyor. Seddavi kişisel gözlemleriyle Firdevs’in hayat öyküsünü toplumsal bir teşhise dönüştürüyor.
Kanatır Cezaevi’nde bir kapı aralanıyor. İçeriden Firdevs’in sesi geliyor. “Bırak konuşayım” diyor. Seddavi o sesi kaybolmasın diye kalemiyle yakalıyor, okuyucuya uzatıyor. Hikayesini okurken sıfır noktasında bir duvarın dibine sıkışmış gibi nefesinin ağırlaştığını, göğsünün daraldığını hissettiriyor. Firdevs önce uzun bir sessizliğe bürünüyor, sonra konuşmaya başlıyor. Hikayesi artık onun kalp atışlarının ritmiyle ilerliyor. Dünyanın kadını duvarın dibine ittiği yerde, Firdevs kendi hayat hikâyesiyle o duvarı geri itiyor.
“Gelecek, istediğim renklerle boyamak üzere hâlâ benimdi. Özgürce karar vermek, istersem değiştirmek üzere hâlâ benim…” (s.35)
Bu söz ilk bakışta umut ve özgürlüğün ifadesi gibi duruyor. Ama Firdevs’in öyküsünü okuyunca bu cümlenin yükü ağırlaşıyor. Çünkü onun geleceği çoktan başkalarının ellerinde karartılıyor, çocukluğunda babasının tokadında… gençliğinde kocasının yumruğunda… sokaklarda erkeklerin bakışında… O, kendi hayatına dair