İnsanların çoğu yere inmiş, öfkeleri burunlarında geziniyorlar belki. Ellerinde sinir hapları, su şişeleri, poşetler ve bayatlamaya yüz tutmuş günlük gazeteler. Herkes leblebi yer gibi sinir hapı atıyor ağzına, herkes gazetelerin birinci sayfasında pıhtılaşan kanlara göz ucuyla bakıp bakıp susuyor ve herkes adımını ileriye değil de, kendi içine doğru atıyor.
Bizim azabımız, ruhumuzdaki darlık, varlığı pek mahdut olan bildiklerimizden ibaret sanmamızdan doğuyor. Var olanlar, tanıdıklarımızdan ibarettir sanıyoruz. Cahilin kalbindeki darlık, anlayışsızın ruhundaki tahammülsüzlük bundan ileri gelmektedir. Cehalet, kainatımızı daraltıcıdır.
Hayır, insan sade ölürken ayrılmıyor, arkada bırakmıyordu. Belki bütün ömrünce her an bir çok şeyler onu arkada bırakıyordu. Sonra olduğu yerde birdenbire kabuklaşıyor, çok ince, görünmez bir şeyle o anda etrafında olanlardan ayrılıyordu. "Biz mi gidiyoruz, onlar mı?..." sual buydu...