·
Okunma
·
Beğeni
·
68,9bin
Gösterim
Adı:
Huzur
Baskı tarihi:
Şubat 2002
Sayfa sayısı:
442
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750801754
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Geçmişimiz, kimliğimiz, Doğu ile Batı’nın engin kültürleri arasında, -iki cihan arasında- kendimizce ve kimi zaman kendimiz olamadan duruşumuz, tereddütlerimiz, günü ve ânı yaşayışımız, itiyatlarımız, itikatlarımız, “sükût musikisi”nden aldığımız haz, kendi kültürünü üreten, ürettikçe harcayan İstanbul, neylerin, kudümlerin ve derin bir musikiyi yaratmışların hâlâ bizi çeken hâlesi, ruh gezintileri, yumuşak ama derin sorular, bütün bu “terkip”ten bize kalan lezzetli bir huzursuzluk... Huzur, önce Mümtaz ile Nuran’ın aşklarının romanıdır, sonra ömrümüzün romanı. Ahmet Hamdi Tanpınar, en önemli romanı kabul edilen Huzur’u önce tefrika olarak Cumhuriyet gazetesinde yayımladı. Bir süre sonra romanda önemli yapısal değişiklikler yaptı. Eklediği yeni bölümler romana bambaşka bir boyut getirdi ve bu haliyle kitaplaştı. Elinizdeki bu kitap, Huzur’u ve tefrikadan kitaba geçerken yazarın roman üzerinde yaptığı tüm değişiklikleri içeriyor. Huzur’u, yazarının elinden ilk çıktığı ve son çıktığı biçimde, bir arada görmek isteyenlere...
413 syf.
·10 günde·Beğendi
Evveliyetle söylenmelidir ki Huzur’u okumak iç nizamın düzenli işleyen çarklarına pas bulaştırmaya atılan ilk adımdır. Eğer öncesinden, benim gibi, iç nizamınız paslanmaya başlamışsa bu oluşumun daha hızlı gerçekleşeceğine inanılmalıdır. 1 günlük anlatı zamanının arasına sıkıştırılan 1 yıllık anlatılan zamanın; büyük bir aşkın gölgesinde koca bir kültürle yoğrulmuş bir milletin yenileşme ya da yenileşmeyi becerememe sancılarını, büyük bir harbi atlatıp arasından çok geçmeden ikinci büyük bir harbin başlayacağı haberlerinin sokaklarda yarattığı endişenin okura aktarılmasını, bireylerin huzur arayışlarındaki huzursuzluğunu içermesi behemehâl bunun tek sebebidir. Her ne kadar rahatsız olsam da derinlemesine yapılan karakter tahlilleri(ben edebiyatımızda böyle tahlil başka kimsede görmedim) o kadar başarılı, şiire yaklaşan cümlelerin ahengi o kadar güzel ki bana bu huzursuzluğu unutturdu.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Antalyalı Genç Kıza Mektup”unda ‘Ergani madeninde üç yaşımda iken kendime rastladım’ dediğinde yazarlığın kendisinde bir kültür oluşturacağını muhakkak anlamıştı. Muhayyilesi o kadar güçlüdür ki şiire yönelmesinden doğal bir şey olamaz. Beni şairliğimle hatırlayın diye de çok yerde bahsetmiştir. Sadece şiirle kalmamış denemeler, makaleler, romanlar da yazmıştır. Bu yüzden Tanpınar kendi başına bir kültürdür. Ele aldığı konuları hep kendine has bir teknik ve üslupla dile getirmiştir. Çağının sorunlarına sessiz kalmamış, bu sorunlara çözüm yolları aramıştır. Bunları yaparken elbette başka kişilerden de etkilenmiştir. Nurdan Gürbilek bir yazısında kişilerin sevdiği yazarları edebi ebeveyn olarak görme meselesinden bahsediyordu. Ahmet Hamdi’nin kendine seçtiği edebi ebeveynleri şiirde Yahya Kemal ve Paul Valery, romanda ise Marcel Proust’tur. Şiirde Yahya Kemal ve Valery’nin estetiğini, roman da ise Proust’un üslup ve zaman meselelerini örnek almıştır. Yahya Kemal kültür anlamında da Tanpınar’ı doldurmuştur. Yahya Kemal ile tanışmadan önce eski bütünüyle reddeden bir garpçı olduğunu belirten Tanpınar, bu tanışmadan sonra maziyi farklı bir biçimde ele almıştır. Yine musikiye olan ilgisi de bu yıllarda başlar. Huzur da Tanpınar’ın geçirdiği bu farklılıkların bir topluma mal edilmiş yansımalarından doğmuştur.

Kitap Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Biz şimdilik öyle diyelim. Kitaptaki asıl olaylar 24 saati kaplar. Ama ikinci bölümde geriye gidilerek bir yıllık bir zaman dilimi anlatılır ve son bölümde günümüze tekrar dönülür. Huzur dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. İlk bölümde İhsan hasta yatmaktadır. Kira almak için dışarı çıkan Mümtaz yolda eskiye döner ve babasının ölümünü okuruz. Yine yolda büyük aşkı Nuran’ın arkadaşlarına rastlar ve yine eskiye döner. İkinci bölüm bu eskiyi yani Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Üçüncü bölümde bu aşkın yansımalarına devam edilir. Son bölümde ise Mümtaz günümüze döner ve kitap sonuca bağlanır. Anlatı hep Mümtaz karakteri üzerinden devam eder. Mümtaz’ın kişiliği “ölüm, aşk ve tabiat” üzerine kuruludur. Bu üçlünün etkisinden Mümtaz’ın daha çok kendi içinde yaşadığı sonucuna ulaşmak yanlış olmaz. Kendine has fikirleri ve geniş bilgi birikimi vardır. İhsan, çok kültürlü biridir. Her ne kadar şarkla garbın birleşmesi taraftarı ise de aslında o şarka aşıktır. Mümtaz ailesi öldüğünde onun yanına gelir ve bilgi birikimini ondan alır(Tanpınar’ın hikayesi de aşağı yukarı böyledir. Onu Mümtaz’a hocası Yahya Kemal’i de İhsan karakterine benzetebiliriz). Nuran da kültürlü bir aileden gelmiş, ailesi eskiye yakın olsa da kendisi eski ile yeniyi kendi içinde sindirmiştir. Suat karakteri dünya karşısında azap çeken Dostoyevski karakterleri gibidir: “Dostoyevski Suat’tan seksen sene evvel bu azabı çekti.” Suat eskiyi büsbütün reddeden bir garplıdır.

Tanpınar’ın Huzur’u yeni bir değişimin çehresinde olan bir toplumu yansıtma bakımından ayna niteliğindedir. Toplum dediğime bakmayın Cumhuriyet aydının Batılılaşma karşısındaki tutumu ele alınır. Bir taraf eskiyi tümden reddedip garba yönelmeyi ister(Suat gibi) bir taraf şarka bağlı kalmanın doğru olduğuna inanır(İhsan gibi) bir taraf da sadece birinin benimsenerek bu değişimin üstesinden gelinemeyeceğini, maziyle yeninin birleştirilmesinin doğru olduğuna inanır(Mümtaz gibi). Kitap boyunca eskinin tümden yıkılmasından endişe duyulur: “Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’i, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek.” Bu eski-yeni çatışması ne kadar doğru sonuca ulaşmış tartışılır ama bu çatışmanın insanlarda büyük bir huzursuzluğa ve kimlik bunalımlarına yol açtığı muhakkaktır.

Kitabın Nuran’a ayrılan bölümü “Bu, dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir” diye başlar. Ama okuyucu için asıl önemli olan hemen yukarıdaki paragrafta bahsedilen konulardır. Bu konular bize Mümtaz ile Nuran aşkının arka planında hissettirildiği için bu aşk hiç basit değildir. Konular öne çıksa da aşkın güzelliği de yabana atılmamalıdır. Mümtaz kişiliğinden dolayı Nuran’a tam bağlanır. Öyle ki “Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran’a benzemek”ti. Aşkları başladığından itibaren Mümtaz için Nuran’ın anlamı “düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünmemek hastalığına müptelâyım” olmuştur. Mümtaz hayalindeki kadına kavuşmuştur. Bu kavuşma bize eski İstanbul’u da baştan aşağı gezdirir ve adeta bir kültürü yansıtır.

Kitabın içeriği çok dolu olsa da kitapta en çok hoşuma giden şey kullanılan dildi. Tanpınar, şiirin söylemekten ziyade susma işi olduğunu bu yüzden sustuklarını romanlarında yazdığını belirtir. Evet, bu öyle bir susma sonucu yazma işidir ki bir iki isim hariç ne kendi çağdaşı yazarlar ne de günümüz yazarları bu yazma işinin yanından geçememişlerdir. Şiirde söylemediği her şeyi romanlarında söylemeğe çalışmıştır. Bu yüzden, her ne kadar şiirleriyle hatırlanmak istese de, biz onu daha çok romanları ve üstüne eğildiği medeniyet meseleleriyle hatırlarız. Bu susma içeriğe ayrı bir boyut dile de ayrı bir boyut katar. Huzur’u okuduğumuzda bu susmanın ne raddeye geldiğini çok iyi görürüz. İçerik zaten dolu ama dil de bir o kadar doludur kitapta. Cümlelerdeki her kelime çok geniş bir dil ummanından titizlikle seçilerek özenli bir dil işçiliğiyle sayfalara döşenmiştir. Bu işçilik bana öyle bir seyir keyfi sundu ki cümleleri şiir okur gibi, müzik dinler gibi okudum. Hala cümlelerin hoş tınısı kulaklarımda. Bunda elbette Tanpınar’ın şairliği ve musikiye olan ilgisi ön plana çıkmıştır. Okurken kendime uzun uzun cümlelerin bana hiç yabancı gelmediğini, daha önce karşıma çıktığını çok kere söyledim. Bu durumu Mahur Beste’yi okurken de yaşamıştım. Sonra Toptaş’ın bir söyleşisinde Tanpınar’ın beste yapar gibi cümle kurduğunu ve şiire yaklaştığını söylediği aklıma geldi. Kendisi zaten Tanpınar’ı çok sever. Hasan Ali Toptaş’ın cümleleri de böyledir her ne kadar kelimelerin ilk anlamıyla çok oynasa da. Onu çok okuyan ve seven biri olarak ustasının dilini daha çok sevmemek olmaz.

Kitapta musikinin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Mümtaz ve Nuran Mahur Beste’yi çok seviyorlar. Çokça bahsi geçiyor kitapta da. O yüzden Huzur’dan önce Mahur Beste’yi okumak isabet olacaktır. Kitapta musikiyle alakalı bir bölüm vardı ki en zorlandığım, en sıkıldığım bölümdü. Kitaptakiler bu değerlerin unutulmasından korkuyorlardı, okurken korkmalarındaki haklılığı kendimden görmüş oldum.

Bu incelemede bilinenden farklı şeyler yazmadım. Yazdıklarım çok hoşuma da gitmedi. Daha derinlemesine incelenecek konular var ama zaman konusunda sıkıntılıyım, elim ayağıma dolaştı yazarken. Bazı yerleri bu yüzden hızlı geçmiş olabilirim. Huzur’u okumak gerek işlediği konular gerekse dili bakımından yorucu bir süreçti. Tanpınar’ı ilk Mahur Beste ile tanımıştım, Huzur ile bu tanışma çok sağlam bir temele oturmuş oldu. Kitabı kendi huzurumdan feragat ederek okusam da çok sevdim. Tanpınar’ı da günlüklerinden bir iki bölüm okuyunca daha çok sevdim. Değeri tüm büyük yazarlarımız da olduğu gibi sonradan anlaşılmağa başlanmış. Artık, ne de olsa anlaşılmış gibi cümlelerle kendi ayıbımızı sürdürmeyi ne kadar devam edeceğiz merak ediyorum. Tanpınar’ın değeri yaşamında anlaşılmadığı için kitaplarının baskı sayıları yeterli olmamış. Para sıkıntısı da çok çekmiş. Öyle ki şiirdeki üstadı Paul Valery’nin 29 ciltlik günlüklerini maddi sıkıntılar yüzünden alamadığını okuyucunca çok üzüldüm. O bölümü paylaşıp incelemeyi bitiriyorum:

“(…)Valery bu iç harbi de, Avrupa’nın bugünkü sefaletini de evvelden görebilmiş adamdı. Defterler mühim şey olacak. Fakat 29 cilt. En aşağı 2 bin lira. Belki de daha fazla. Hulasa imkânsız. İşte parasızlık. Para duvarı. Okumasam n’olur! Bittabi hiç! Kim bu eksikliğimi bilecek!... Ve şüphesiz ki asıl Valery kitaplarında, ama bir insan bir adamı böyle kendine ışık yapınca tanımak istiyor.”
419 syf.
·Beğendi
"Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

“Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
"Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
“Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
"Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
"Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
"Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
"Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

"Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/
419 syf.
·Beğendi·10/10
Huzur romanını İKİNCİ KEZ okudum.(ilk okuduğumda yirmili yaşlarda idim şimdi ise otuz yaşındayım),Kitabı henüz bitirmeme rağmen belki size garip gelecek ama ÜÇÜNCÜ KEZ okuma isteği uyandı.Çünkü HUZUR kitabı çok derin ve onu anlamak için keşke romanlara teknik analiz yazacak kadar usta bir EDEBİYATÇI olsaydım diye düşündüm.Şimdi ise EDEBİYATÇI olmadığım için bu değerli romana yüzeysel bir yorum yazacağım için üzgünüm !

A.HAMDİ TANPINAR en çok sevdiğim Türk edebiyatçılarından biridir,Oğuz ATAY ile birlikte Tanpınar'ın 7 kitabını okudum,Oğuz ATAY'IN ise tüm kitaplarını okudum.Her iki yazara olan hayranlığım onların yazdığı eserlerini okudukça artarak devam etti.

Tanpınar romancı olmanın yanında aynı zamanda büyük bir şairdir,eserlerinde şiirsel ahenk dikkat çeker.Biyografik özellik taşıyan şekilde eserlerini meydana getirir,bu romanda MÜMTAZ ile AYDAKİ KADIN'DA ise SELİM karakteri ile kendini özdeşleştirmiştir.

Her şeyden önce Huzur bir aşk romanı değildir,onu aşk için okuyanlar hayal kırıklığına uğrayacaklardır.Aşk sadece romanın ana merkezine alınmış basit bir olgudur,yazarın amacı aşkı anlatmak değildir,yazar Cumhuriyet Dönemini hem toplumsal hem de bireysel açıdan irdelemektir amacı,aşk sadece çorbaya katılan bir tuzdan öte değildir,Tanpınar'ın bu romanı yazmaktaki amacı çok daha büyüktür:

-Cumhuriyet Dönemi ile İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaşadığımız toplumsal buhranlar...

-Doğu-Batı çatışması

-Birey olamama sorunu (bağımsız ve özgür olamama,kendi düşüncelerini dile getirememe,kendi fikrini üretememe,fikirsel bağlılık,eylemsizlik,atalet,Oblomovluk...),topluma boyun eğiş(Topluma uyma,toplumdan bağımsız olamama,koyun sürüsü gibi toplumun peşinde sürüklenme...)

-Aydınların içsel çatışmaları,huzuru aramaları,kendi içindeki çelişkiler...

-Nesnelerin yaşamamıza etkisi

-Çocukluğa özlem,maziye olan hasret,eskiyi benliğimizde yaşatma,anılarımızdan etkilenme...

...

Yazar,Cumhuriyet döneminden,İkinci Dünya Savaşı öncesi geçen zamanda,doğu-batı arasında gidip gelmemizi irdeler.Bunun için musikiyi kullanır:

Doğu müziği ona göre: benliğin yok edilmesi ,kendini kendi içinde bulmak...Batı Müziği ise varoluş arayışı,birey olma,kendini arama...

Aynı zamanda duygu-mantık çatışmasından yola çıkar,ona göre Doğu duygusaldır,mistiktir,durgundur,toplumcudur,bireyi yok etmedir,kadercidir...Bu yönlerimiz benliğimize kadar işlemiştir,ondan vazgeçemeyiz, onu her an kendi benliğimizde taşırız.

Yazara göre biz batılılaşmayı yapamadık,çarpık bir yenileşme hareketi görüldü,Doğu bizi duygusal açıdan engelledi.

Ne doğu'dan vazgeçtik ne de batılılaştık,yazar aslında hem doğulu hem batılı olduğumuz için zengin bir birikime sahip olduğumuza işaret ederken ona göre çözüm Doğu ile Batı'yı birbiri içinde eritmektir.Ama aynı zamanda romanda bu zenginliğin aydınlarımızda olumsuz şekilde etki ettiğini ,her iki kültürü de özdeşleştirememiş aydınlarımızın içsel huzurunu yitirmesine değinir.

Romanda diğer dikkat çekici nokta ise nesnelerin duygularımıza etkisi,Doğu müziği ile büyülenmemiz duygusal olduğumuz için değişen duygularımız yüzünden nesnelere bakış açımızı değiştirdiğine değinir.

Romanın aynı zamanda metafiziksel yönü,varoluş arayışı,rüyaların yaşamımıza olan etkisi de göze çarpar:

SUAT karakteri nihilisttir, varoluş arayışındadır, CİNLER kitabındaki MÜHENDİS KRİLOV karakteri gibi bir eylemde bulunur. Suat karakteri Batıyı sembolize eder.

MÜMTAZ ise zayıftır,duygusaldır,duygu dünyası tüm yaşamına etki eder,fikirsel açıdan özgür bir bireydir ama eylemsel açıdan toplumun kölesidir,topluma karşı çıkacak kadar cesur değildir.Sürekli arayış içindedir,aşkı bulunca nesnelere neşe ile bakar ama aşkı kaybedince ise dünyası kararır.Duygularının etkisinden kurtulamaz. Suat'ın hayali ile yüzleşmesi FAUST benzeri bir hesaplaşmadır. Bu yüzleşme aynı zamanda KARAMAZOV KARDEŞLER romanındaki İVAN'IN metafiziksel yüzleşmesini de andırır.MÜMTAZ karakteri TÜRKİYE'Yİ temsil eder.

NURAN ise özlemleri ile sorumlulukları arasında kalmıştır,,bir yanda yaşamak,eğlenmek,aşkı yaşamak ister,diğer yandan ise toplum ne der baskısı , kendi çocuğuna olan sorumluluğu onu zincire vurur.Bir yandan İÇİNDEKİ ÇOCUK(kendi hayatını yaşamak isteyen ) diğer yandan ise İÇİNDEKİ EBEVEYN(Sorumluluk,vazifeler...) arasında kalır.NURAN hepimizi temsil eder:İÇ BENLİĞİNİ DENGESİZ: YAPMAK İSTEDİKLERİ İLE YAPMAK ZORUNDA KALDIKLARI ARASINDA BOCALAMIŞ bir karakterdir.

İHSAN ise Doğu'dur,toplumcudur,milliyetçidir,Doğu müziği hayranıdır,Doğu'ya içten bağlıdır. SUAT'IN tam zıddıdır. Doğu'yu temsil eder.

Birçok yerde SUAT karakterinin zıddı MÜMTAZ olduğu iddia edilmiş.Buna katılmıyorum,MÜMTAZ (Doğu-Batı ) (Duygu-Mantık ) arasında bocalayan bir karakterdir.Bana göre SUAT'IN tam zıddı İHSAN'DIR.İhsan romanda fazla detaylı irdelenmez ama onun SUAT'ın zıddı olduğuna dair çok fazla ipucu var:İhsan,Suat'tan nefret ederdi birbirlerini hiç sevmezlerdi,fikirleri birbirine zıddı gibi.

MÜMTAZ tutunamamıştır,tıpkı SELİM IŞIK,TURGUT ÖZBEN(TUTUNAMAYANLAR),HİKMET (TEHLİKELİ OYUNLAR) gibi,aynı zamanda onda oblomovluk gözlenir aynen ÖMER(İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN) gibi.

Müziği,resmi,rüyaları ve nesneleri de romanının içine metafiziksel açıdan katan yazar çok kıymetli bir hazineyi bize miras bırakmıştır.

HUZUR romanının dili ağırdır,okunması güçtür ama onun derinliğini fark ederseniz ona hayran olursunuz !
419 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
HUZUR

Soru : Huzur bu kitabın neresinde ?
Cevap : Hiçbir yerinde değil.

Doğu ile Batı arasında, kalp ile akıl arasında,siyah ile beyaz arasında, türlü zıtlıklar arasında dünyanın bütün yükünü üzerine almaya çalışan Mümtaz’ın hikayesi, aslında Tanpınar’ın ta kendisi bir bakıma.

Mümtaz : Hayat aşığı, İstanbul aşığı , sanat aşığı, nihayet Nuran aşığı..

Ey Mümtaz, bilmez misin ki senin gibi adamlar hep yalnızdır. Nerede olursa olsun, ruhu hep başka yerlerde gezinmektedir. Hayat seni yormadı mı söylesene mahçup delikanlı? İstanbul seni kollarına mı aldı yalandan ? Sanatı keşfetmek sana mı kaldı bunca sanatçı dururken? Peki ya Nuran, senin hayalperest gönlünün kölesi miydi yani?

Ey Nuran, bilip de bilmemezlikten geldiğin çıkmazlarına Mümtaz’ı da eklemesen olmaz mıydı? Eski kocan sende nasıl bir iz bıraktı ve annelik güdülerinle bağlandığın evladın, madem hayatın anlamıydı çocuğun o halde ne diye kendini yirmi yaşında bir genç kız gibi hissetmekte direttin bu kadar? Niye garanticilik yolunu tuttun sonra pek çok hemcinsin gibi?

Ey İhsan, değerli büyüğümüz sayın abimiz, size ne söylesek az gelir, sizi ancak övebiliriz lakin ihtiyacınız yok, değerli katkılarınız için teşekkür ederiz.

Ey Suat, hain misin sen kötü adam? Kötü müsün sen sahiden? Senin de canın yok muydu vardı elbette. Seni de istenmeyen adamlar mezarlığına gömdüler, herkes masummuş demek ki bir tek suçlu sendin öyle ya..

Bir tatlı Huzur almak için okuyalım mı dediniz bu kitabı? Nerede efendim,azizim,mirim o eski Huzur?Seni senden ayıran toplumda sen hangi Huzur için çırpınıyorsun, hangi beyhude telaşla?

Mümtaz Bey, pek kıymetli meşguliyetlerinizin anlamını yitirdiği bir gün Nuran elinizden tutacak ve bir daha bırakmayacak zannettiniz öyle mi? Böylece hayatın anlamını yeniden keşfedecektiniz? Ah kuzum ne büyük yanılgı, üstelik ne kadar da hazırcılık bu böyle. Siz hangi hakiki derdin sancısını çektiniz de keyfini sürebileceğiniz vehmine kapıldınız böyle namütanahi gel-git haleti ruhiyenizle?

Nuran Hanım, güzellikten aldığınız nasibi ne diye pek çok kadın gibi silaha çevirdiniz? En azından Mümtaz kurtulsaydı bu adres sormayan kurşunlardan olmaz mıydı? Yüksek zevk sahibi yüce hanımefendi, her inceliği kendinde toplayan vazgeçilmez kadın. Kaç Mümtaz daha erimeliydi ki bu ateşin karşısında, sizin ruhunuz tatmin olsundu?

Huzur mu dediniz? Huzur bu topraklara uğramayalı çok oluyor, belki biraz herkes çocukken, bu Huzur masalından etkileniyor hepsi bu işte. Sonrası hayatın acı tokatları diyorum ama kime diyorum, ben demiyorum ki Mümtaz işte o haykırıyor ama dinletemiyor hem de seneler öncesinden gelen bir seslenişle, yüzyılların arayışını sinesinde taşıyor da bir kişi merak etmiyor bu adam ne diyor diye..

Kişisel bir menfaatin adı mıdır yoksa Huzur? Herkes kendi küçük çıkarlarıyla mutluluk oyunları mı oynar, benlikler serilir de ortaya bir bir, utanmaz mı insan yani, sadece bir insanım diyemediği için?

Mazi kalbinde yara olanlar için Huzur, baştan kaybedilmiş bir savaşta teslim olmak mıdır? Yenilmeyi kutsamak mıdır? Herkesin kazandığı yerde kaybeden olmak mıdır hem de memnuniyetle?

Huzur, huzursuz,huzursuzluk,huzursuzluğumuz...
419 syf.
·Beğendi·10/10
Nihayet bitti. Ben de bittim ama. O kadar yorgunum ki, o kadar yoruldum ki. Tüm benliğini ve şuurunu vererek yapılan bir okuma. Tam yedi günlük. Yedi günün tüm saatini. Elbette TANPINAR zamanın dışındadır. Onunla geçirilen her vakit, bilinen zamanın ve mekanın dışına çıkmayı gerektirir. Bilincin, ruhun derinliklerinde uçsuz, bucaksız bir yolculuk gibi. Zannederim ki zamandan ve kendinden feragat edilmeden de TANPINAR’ın Huzur’una iştirak edilemez. Bu yolculuktan sonra da tam bir ruh boşalması…

Huzur’un dili bir tılsım, bir büyü gibidir. Ondaki her kelime çok yıllanmış bir şarap içer gibi, önce vücuda temas etmeli, sonra tadına bakılmalı ve manasının derinliği düşünülmelidir. Her kelimesinin tadı başkadır. Önce bir cümlesinin tüm kelimeleri tek tek tadılmalı ve nihayet büyük bir tatmin duygusundan sonra cümle tekrar bütünüyle okunmalı ve tek tek çok başka tatları olan kelimelerin bütün içinde kendilerinden koparak nasıl bambaşka bir büyü oluşturdukları hissedilmelidir. O tat alınmazsa bir daha alınmazsa bir daha denenmelidir. Ta ki bu cümlelerde metindeki bütünlüğün tadını versin, insan ruhundaki ait oldukları noktaya temas etsin. O ruhani açlığı gidersin.

Mühim olan bu tını bu tattır. Yoksa mevzuu uzun ve içinden çıkılmaz cümleler kurmak değildir. Birçok yazar uzun cümleler kurabilir, okuru ziyadesiyle zorlayabilir. Okurdan bir çaba beklemek elbette bir yazarın hakkıdır. Ama yazarın da bu çabaya karşılık bir mana mükafatı vermesi gerekir. Yoksa okuru beyhude yere yormanın, içi boş kelime ve cümlelerle metni doldurmanın bir anlamı yoktur.

Tanpınar’ın cümleleri müzikseldir, resimseldir ama bunun ötesinde TANPINAR’ın dışsal gerçekliği algılayışı, hakikate yüklediği manada onu bu tablosal cümlelere mecbur kılmıştır. TANPINAR’ın dünyasında parçalar tek başlarına birer anlam taşısa da ancak bütünün içine girdikleri zaman asıl anlamlarını bulup, hakikati gösterirler. Tek başlarına yada parçalandıklarında bu hakikati verme kabiliyetini kaybederler.

Romana girecek dışsal gerçeği bir dere ve bunun kenarından geçen bir yol olarak tasavvur edersek; herhangi bir yazar için mana bu derenin ötesinde yaşanacak olaylarken TANPINAR da mana bu derenin ta kendisidir. Diğer yazar için bu sahne sadece birkaç cümle ile geçiştirilir. Yazar için bir önemi yoktur. Oysa TANPINAR da bu derenin suyu bulanıktır, su ve kurbağa sesleri gelmektedir, kenarında sazlar vardır, güneşin aksiyle bu sazların gölgesi dereye yansımaktadır, bu tablo kahramanın ruh dünyasında bir değişime sebep olur. Bu tabloda her şey kendi başına güzel ve anlamlıdır ancak hepsi bir araya geldiklerinde hakikati gösterir. Elbette bu hakikat parçalanmış kelimelerle elde edilemez ve anlamdan kopar.

TANPINAR bu manayı elde ederken kelime kullanımı ve cümle kurgusunda da dilin sınırlarını zorlar. Dilin gücünü okuyucuya sonuna kadar hissettirir. Gerçekten de TANPINAR çok nadir yazarda görülen bir kültür ve dil birikimine sahiptir. Bu dil birikimi ile dışsal gerçeği dönüştürerek romanın gerçeği haline getirir ve hatta bu dışsal gerçek o kadar özelleşir ki romandaki karaktere ait , ona özgü bir konuma gelir. TANPINAR da bir saat sadece bir saat değil , köstekli bir saattir, bu köstekli saat aynı zamanda “İhsan Bey’in geçen Cuma ki karşılaşmalarında Mümtaz’a hediye ettiği” bir köstekli saattir.

Tanpınar’ın bu kadar zengin dil ve kültür birikimi kadar çok derin bir insan ve insan psikolojisi birikimi vardır. Asıl dil burada kendini gösterir. O karakterin iç dünyasına derinlemesine irdeler. Onun romanlarında kahramanların ruh halleri, kahramanın halet-i ruhiyesine göre aşama aşamadır. Küçük bir durum karşısında karakter sadece mahzun iken, daha büyük durumlar karşısında “telaşlı, aciz ve perişan”dır. Bu kelime ve psikoloji bilgisi TANPINAR’ın romanlarındaki derinleşmenin asıl özüdür. Durumlar birden çok niteleme ile pekişir, karakterin durumun açık ve gerçekçi olarak okuyucuya aksettirir.

HUZUR’a gelecek olursak; roman şark kültürüne bir güzellemedir diyebiliriz. Roman da Nuran bölümünde, yazar erkek karakterin özünü aşk ile ortaya çıkartır ve derinleştirir. Karakter bu aşkın altında ezilir, mahzunlaşır, saflaşır. Nihayet bu aşk iyice derinleşir ve sevgilinin güzelliği tüm dış ve iç dünyayı kaplar. Sevgilinin yüzü aşığının baktığı her yerde görünmeye başlar.

Romanın bu aşk kısmı dışında Mümtaz’ın çocukluğunda yaşadıklarının hayatında derin izler bırakması ve etkilerini her hareketinde göstermesi romanın psikolojik derinliğini verir. Romanın bir diğer önemli sahnesi de Mevlevi ayinidir. Burada yazar Emin Efendi’yi şark sanatçılarının bir sembolü haline dönüştürür. Emin Efendi’nin musikisi de yine bu sanatın temel felsefesini verir.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
391 syf.
·13 günde·10/10
Bir İstanbul romanı: Huzur.

Anahtar Kelimeler: İstanbul, Savaş, Buhran, İhtiras, Aşk, Kader, Sanat, Musiki, Din, Mevsim, Ümit, Acı, Hastalık, İsyan, Toplumsal Kalıp, Nesne.

Anahtar kelimeleri yavaş yavaş ve üzerine biraz da yoğunlaşarak okuduğunuzda neler düşündünüz ya da düşünüyorsunuz? Huzuru okumuş olanları ayrı tutuyorum elbette. Bu kadar birbirine zıt kavramların bir romana yedirilmesi ne kadar da güç öyle değil mi? Muhtemelen aklınızdan geçen düşüncelerden birisi buydu! Her bir konu başlığının kendi bünyesinde bir dünyası varken bu dünyaları birbiri ile ilişkilendirip çok güçlü bağlar kurmak, üstüne üstlük karakterlerin içsel buhranlarıyla harmanlamak başlı başına bir yetenek işi. Bu yetenekten ve donanımdan noksan yazarların bu gibi kapsamlı işlere yeltenmesi bana kalırsa aptal cesaretiyle kabil olabilir. Bunu fütursuzca yapan yazarların akıbetleri-hiç gereği yok konu bahsi etmeyeceğim- malumunuzdur.

Tanpınar’ın donanımı hayranlık uyandırıyor. Musikiye ve sanata olan ilgisi ve bilgisi, akıl hocaları, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’e olan saygısı, Paul Valery ve Marcel Proust gibi usta yazarlardan etkilenip onların düşünce dünyalarından da esintiler sunması, bir asır öncesi İstanbul’un tasvirleri, karakterlerin yaralarını okurlarına kabul ettirmesi, dinsel sorgulamaları, nesnelerin çağrışımları ile Huzur başlı başına bir yüksek edebiyat ürünü.

Zannediyorum ki, Huzur romanında yer alan karakterlerin özelliklerine değinmek gerekecek. Benim nezdimde Tanpınar’ı değerli kılan; toplumunun geçmiş değerleriyle bağını koparmayan güçlü karakterleri yaratmış olmasıydı. Bektaşi ile, Veli ile, Dede ile, şark musikisinin güçlü isimlerinin ve eserlerinin sürekli deklare ediliyor olması ve bu eserlerin insan ruhundaki belirtilerini ve çağrışımlarını okurlarına dökmesi şahaneydi. Hiç bilmediğim, tatmadığım, hissetmediğim, düşünmediğim şeylerin etrafında dönmek onları koklamak, keyfine varmak bana varlığımı hissettirdi. Yorucuydu, çok çaba sarf ettim öyle ki bilmediğim onca kelimeyi okurken duraksayarak araştırmak oldukça meşakkatli olmasına mukabil tüm uğraşlarıma fazlasıyla değdi. İyi ki böylesine dolu bir eseri okudum diyorum kendime.

İstanbul ile bütünleşmiş, iç içe geçmiş bir hikayesi var romanımızın. Bir aşk romanı mı derseniz, ben bu düşünceye kati bir düşünceyle karşı çıkarım. Aşk var lakin asla öne çıkmıyor, yalnızca gidişata yön veren bir konumda. Şu vaziyette ne İstanbul’u bu hikâyeden çekip çıkarabiliriz ne de karakterlerin aşkını, ihtirasını. Kaldı ki böylesine yüklü bir romana aşk romanı deyip çekilmek de bir anlamda pervasızlıktır. Genellemelerden ve sınıflandırmalardan kaliteli eserler özelinden kaçınırım. Bu gibi eserleri bir kalıba sokamazsınız, sığmazlar çünkü.

Bir savaşın arifesinde yaşanan bir aşk. Dönem itibariyle karakterler zaten travmalı. Ana karakterlerin yaşları göz önüne alındığında hemen hepsi birinci dünya savaşını görmüşler. Her biri savaşın elim izlerini yüreklerinde taşıyorlar. Tedirginlikleri, ümitsiz olmaları ve hiçbir duyguya bütünüyle bağlanamamaları bu endişeden kaynaklanıyor. Savaşın izlerinin yanı sıra bir şekilde arzu edilen hayatların yaşanmamış olması, yanlış kararlar ve neticeler de bu bağlamda önemli yer teşkil ediyor. Neden bu endişeleri öne atıyorum çünkü nihayete ermeyen, varılamayan aksiyonların alt nedenleri hep bu endişelere temas ediyor.

Romanın genelinde kimi öğeler belirgin olarak göze çarpıyor. Misal Camiiler. Tasvirlerde ve karakterlerin çokça odaklandığı öğelerden biri; örneğin ana karakterin bir an bir düşünceden sıyrıldığında camii görmesi gibi. Bunun yanı sıra dinsel sorgulamalar, Hz. İsa’ya göndermeler, Tanrının sorgulanması gibi konular bana Dostoyevski’yi anımsattı. Hoş karakterlerden biri zaten Dostoyevski için; “Dostoyevski, içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır.” bile diyordu. Yani karakterlerin içsel hesaplaşmaları, Tanrıyı sorgulamaları, dinlere değinmeleri ile belki de Rus edebiyatına göndermelerde bulunuyordu Tanpınar.

Toplumsal kalıpları sarsan karakterin itici bir halle romana dahil olmasıyla Tanpınar neyi amaçladı ya da neyi hesap etti bilemiyorum ama şundan eminim ki bu itici halle romanda kendine yer bulan karakterin artık gerçek savunucuları ve sevenleri var.

Gerçek bir sanat eseri, edebiyat ürünü Huzur. Sabırlı okurlarını bekliyor.

Herkesin keyifli okumaları olsun.
415 syf.
·Puan vermedi
Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yayımlanan ilk romanıdır ve Tanpınar’ın adıyla özdeşleşen çalışmasıdır. Huzur romanı 1930’ların sonunda İstanbul’un aydın çevrelerinden karakterlerin yaşam öyküsü üzerine kuruludur.
Romanın kahramanlarının hikâyesini, 2. Dünya Savaşı’nın ilanından bir gün önceki 24 saatlik zaman diliminde, hafızada geriye dönüşlerle anlatır. Huzur Türk edebiyatında yazıldığı döneme kadar olan süreçte anlatımındaki bu zaman tekniği bakımından farklı bir konumdadır.

Her ne kadar söz konusu romanın adı Huzur olsa da, kitap onu okuyanları bir tür huzursuzluk duygusuna sevk eder. Zaten Tanpınar da mutlak varlıktan kopmuş insanın ıstırabını, huzursuzluğunu resmetmeye çalışmıştır. Kendisi de bizzat bu resmin orta yerinde yer almaktadır. Ahmet Hamdi huzursuzluğun içinde huzuru aramaktadır. Bu açıdan Huzur romanı, Tanpınar’ın düşünce dünyasını anlamak bakımından temel eserdir.
415 syf.
·42 günde
1930’lu yılların sonları, Cumhuriyet sonrası, 2. Dünya Savaşı öncesi o eski İstanbul manzaraları, sandal turları, musiki ve sanat sohbetleri, doğu ve batı çatışmaları, medeniyetin gerekliliklerinin yanında kendi özümüzde sahip olduklarımız. Türk kültürünü, üzülerek gördüğümüz unutulan geçmişimizi de bize hatırlatan, önsözünde Mehmet Kaplan’ın belirttiği gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış okuyucu kitlesi için okunması ve anlaşılması güç olan bir eser.
Eski Türkçe kelimelerden dolayı başlarda adapte olamasam da, ilerleyince harika bir lezzete ulaştı. Ahmet Hamdi Tanpınar sahip olduğumuz büyük değerlerden birisi.
Youtube kanalım: https://www.youtube.com/user/ayseum
419 syf.
·15 günde·Beğendi·9/10
Daha önce hiç Tanpınar okumamıştım. Demek ki hâlâ çok eksiğim var. Uzun zamandır bu kadar etkili ve arka planı dolu bir kitap okumadım. Yazarın hayat, zaman, ölüm, insanlar ve musiki hakkında ne kadar çok söyleyeceği söz var? Kaç ömürde biriktirmiş bunları? O biriktirip yazdığı halde biz okumamışız bile!

Tanpınar okuma listemde bulunuyordu. #36315449 etkinlik vasıtasıyla Tanpınar okumalarını öne almış ve tanışmış oldum. Feyza Elmalı “ya teşekkürlerimi sunuyorum. Bundan sonrasında ise “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ve “ Mahur Beste”yle devam edeceğim.

Huzur teknik olarak roman kategorisinde olsa bile daha çok denemeye benzetilebilir. Zira yazarın okurlarına aktarmak istediği birikimi göze batacak şekilde öne çıkıyor, bu mesajların romanın önüne geçtiği söylenebilir. Hatta ben önüne geçmesini özellikle tercih ederim. Bu açıdan bakıldığında Huzur'un hikâye yönünün çok ilgimi çektiğini söyleyemem. Aşk, dram ve ayrılış kavramları itibariyle konu iyi işlenmiş olsa da asıl mesele “Huzur” değil. Yazarın huzursuzluğa dair aktarmak istediği o kadar çok şey var ki! Roman bir aracı olmuş sadece. Bir yandan hikâye, kurgusu ve aktörleri ile devam ederken, yazar soluk soluğa bütün mesajlarını romana sığdırmaya çalışıyor gibiydi.

Yazarın hacimli bir kitaba sığdırabildiği bütün sorgulamaları ve çatışmalarını bir incelemeye sığdırmak mümkün değil. Öncelikle, 2.Dünya Harbi öncesi Türk halkının endişeli duruşu üzerinden savaş kavramı ve aktörlerinin sorgulanmasıyla başlayabiliriz.
Daha sonra “Suç ve Ceza” da olduğu gibi cinayet fikrinin sorgulanması, modern tıp, ilaç ve suni tedavi yöntemlerinin sorgulanması, insanoğlu, kürtaj ve yaşam hakkının sorgulanması. Ve özellikle Nuran’ın kendi iç dünyasında Mümtaz’la ilgili yaşadığı çatışmalar ve sorgulamalar bir romanda görmeyi en çok aradığım noktalardandı. Irsiyet ve aile kültürü gibi faktörlerin kişilerin yaşam, evlilik ve mutluluk kavramlarına etkileri çok güzel işlenmiş bir romandı.

Son bölümde İhsan’ın hastalığı anlatılırken; İnsan, eşya, değerler ve hatıralar üzerine tam usta işi bir birikim göze çarpıyordu. Bu bölüm, Tolstoy’un İvan İlyiç'in Ölümü nü hatırlattı. Yine yakın zamanda okumuş olduğum Beş Katlı Evin Altıncı Katı nda olduğu gibi “Huzur”da da tutkulu bir aşk ve aldatılma şüphesi vardı.
Ama hepsinden önemlisi yazarın kitabı musiki eşliğiyle birlikte sürüklemesiydi. Yazarın Türk musikisi ve makamlarına hâkimiyeti ve ilgisi göze çarpıyordu. Itri’den, Tamburi Cemil Bey’den ve özellikle Eyyubi Bekir Ağa’nın “Mahur Beste” sinden sıkça bahsedildiği için buraya linkini bırakmak istedim.

https://www.youtube.com/watch?v=j1L5OlX8MHs

Kitapta okuduğum birçok noktada duraklayarak, düşünerek ve yazara saygı duyarak okumaya devam ettim. Uzun zamandır ilk defa bir kitaptan bu kadar çok alıntı paylaştım. Daha fazlası da paylaşılabilirdi. Ama en güzeli bence buydu:
#37521053

İyi kitaplara rastlamanız dileğiyle...
419 syf.
·43 günde·Beğendi·9/10
Bu kitabı okumam çok yoğun bir döneme denk geldiği için ve araya iki kitap soktuğum için oldukça uzun sürdü.

Tanpınar bu eserinde Türk edebiyatında en sık olarak düşülen hataya düşmemeyi yine başarıyor; üslup peşinde koşarken gerisini boşlamıyor. Hem yazarın sahip olduğu üslup, hem de kitabın içeriği ve felsefi altyapısı kitabın kendini sürüden ayırmasını sağlıyor.

Tanpınar her cümlesinin üstünde titizlikle duran, çok dolu bir entelektüel. Bu kitapta da yaşadığımız coğrafyanın şark ile garp arasında kalmışlığını sosyolojik tahliller ile ortaya çok net bir şekilde koyuyor. 1949 yılında yazılan bu kitapta Türkiye'nin bugün yaşayacağı bazı problemler çok başarılı bir şekilde öngörülmüş ve gerçekçi reçeteler önerilmiş.

Kitap çok hızlı akmıyor. Akıcı bir Tanpınar deneyimi için Saatleri ayarlama Enstitüsü daha uygun olabilir. Ama acelem yok, her cümleye özen gösteririm diyorsanız okurken çok keyif alacağınıza eminim.

Üstünde durmam gereken bir diğer konu ise bu kitabın 1949 yılında, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün ise 1961'de yazılmış olması. Tanpınar'ın aradan geçen 12 yılda yaşadığı gelişim de kendisine bir kez daha hayran olmamı sağladı.
415 syf.
·36 günde·9/10
“Acaba her şeye böyle kayıtsız mıyım? Dünyayı bir daha kendimde kuramayacak mıyım? Bir daha hatıralar bende konuşmayacak mı? Yoksa kendi kontrolüm altında iken çıldırıyor muyum? Böyle, göz göre göre...”

İncelememe kitabı son sayfalarında okuduğum Mümtaz'ın şu cümleleriyle başlamak istiyorum; çünkü kitabın başlangıç ile bitişi arasındaki değişimi en iyi anlatan cümlelerden biri olduğunu düşünüyorum. Bir nevi cümlecik halinde kısa bir özet.

Bu kitaba başlamam ile bitiş arası, iş yoğunluğu ve geçirdiğim zorlu süreçten dolayı bir hayli uzun oldu. Huzur romanını daha önce birkaç kez okumaya niyetlenip bir türlü cesaret edememiştim. İyiki de edememişim çünkü o niyetlenmelerin birinde okumaya başlasaydım kesin yarım bırakırdım ve bir kitabı yarım bırakmayı hiç sevmiyorum. Bazı kitapları okumak için sanıyorum gerçekten "en doğru zamanı kollamak" gerekiyor. Hayatımdaki huzursuzlukların vehmiyle bir deli cesareti gösterip az biraz huzur bulmak için bu kitaba başladım.

Tanpınar'ın müthiş bir dil işçiliği var bunu kabul ediyorum ve bu roman da Türk edebiyatının 'kült' romanlarından biri, bu şüphe götürmez; bunu romanı bitirip derin bir nefes alıp verdiğimde çok daha iyi anladım. Romanında kullandığı üslup bir şiirin içinde hissetmeye çok müsait. Ancak şunu itiraf etmeliyim ki, hakikaten yorucu ve zor bir roman.
Romanda geçen musiki sohbetlerinden sıkılan biri olarak bu noktada yalnız olmadığıma eminim. Olay öykücülüğünü seven biri olarak durağanlığı da yer yer sıkmadı diyemem.
Ama direndim, sıkılmakla feyz almak arasında gidip geldiğim için direndim. Bazı sayfalarında kitabı elime almak istemezken bazılarında ise bırakmak istemedim. Tutunamayanlar'ı yarım bıraktım; ama sanıyorum Huzur'un verdiği "huzursuzluk"a kendimdeki huzursuzluk vehmiyle sımsıkı tutunmayı başardım.
(Tutunamayanlar için de doğru bir zaman var ve onu kollayacağım.)

Biraz da bu eşsiz romanın içeriğinden bahsetmeye çalışayım:
Roman dört bölümden oluşuyor, ben başta sandım ki, herhalde Mümtaz'ın hayatı ve ailesi üzerine kurulu. İhsan, Mümtaz'ın 'akıl hocası' olarak önemli bir yer tutuyor. Mümtaz ailesini kaybediyor falan derken karşıma birden Nuran çıktı.

Dedim sanırım Mümtaz'la Nuran'ın münakaşası bu romanın merkezi. Okuyorum, Nuran zor tecrübeler yaşamış, kocası onu aldatmış vs., bu kadar şey yaşayan bir kadın bu kadar şımarık olmamalı. Ne yalan söyleyeyim, Nuran'a bu şımarık ve bencil vasıfları yakıştıramadım; çünkü Mümtaz gibi biri ona aşıksa o kadın çok daha iyi, güçlü, herkesçi olmalıydı.

Ben romanın merkezine tam da bu aşkı koyacakken, aslında bu aşkın geride durduğunu ve ilerleyen sayfalarda kendini şark-garp tartışmalarına, ilerlemenin ve refahın sağlanması için çareler arayan aydınların, çare ararken ki o müthiş kıvrandırıcı sancılarına, bir savaştan sonra yeni bir savaşın çıkacağı korkularına, bir hayat anlayışı ve felsefesine, aslında tüm bir hayatı sorgulayışına bıraktığını gördüm.

Yazarın tüm bu olup bitenleri kaleme alırken bana adeta şiir okuyorum hissi verişine gayet tabi hayran kaldım. Müthiş bir edebi yetenek ve zeka.

Çok fazla spoiler vermek istemiyorum. İyi ki okudum diyorum çünkü kitap bitti, ben hala sorgulamaya devam ediyorum.

Kesinlikle okuyun. Ama bırakma fikri zihninizin odalarını zorlarsa, ne olur siz de bırakma fikrini zorlayın. Kitabı bitirdiğinizde size neler kattığını hemen hissedecek ve iyi ki diyeceksiniz.

Bir kitap yolculuğu biter diğeri başlar.

Mümkün mertebe, dilimin döndüğünce incelemeye çalıştım; fakat böylesine kudretli bir eseri incelemeye yeltenmiş olmak haddime miydi? Bilmiyorum. Hatam olduysa affola.

Keyifler olsun. :)
419 syf.
Huzur kavramı bu coğrafyada adeta unutulmuştur. Bunun en büyük göstergesi, halk olarak hep geçmişe özlem duyuyor olmamızdır. Aslında biraz tarihi araştırmış bir insan çok iyi bilir ki geçmiş, bugünden daha huzurlu değildir. Hatta geçmiştekiler huzura daha çok hasrettirler. Buna rağmen geleceğe değil de geçmişe hasret duyulmasının nedeni, geleceğin her zaman puslu olmasından mütevellit, daha huzursuz ve korku verici bir imge olmasıdır.

İkinci Dünya Savaşı’nın arefesindeki İstanbul’una konuk olduğumuz Tanpınar’ın Huzur’unda bizleri ya geçmişte ya da gelecekte olan ama bugününde olamayan bir tutunamayan, Mümtaz karşılamaktadır. Küçükken elem verici bir şekilde babasını kaybetmiş, annesiyle zor zamanlar geçirdikten kısa süre sonra onu da kaybederek hem yetim hem öksüz kalarak amcasının oğlu İhsan Bey’in yanında kendini bulmuştur. İhsan, Mümtaz’a hem baba hem de akıl hocası olarak onun hayatını derinden etkilemiştir. Romanda İhsan Bey hasta bir vaziyettedir. Mümtaz yengesiyle birlikte onunla ilgilenmektedir bir süredir, yengesinin ısrarıyla biraz hava alması için dışarı yollanır ve Mümtaz sokaklarda dolaşırken bizler de onun hayatını okumaya başlarız.

600 yıllık bir imparatorluğun görkemliliği uzakta kalmış köhne mirasını devralan Cumhuriyet, hızla yenilikler yaparak Tanpınar’ın en çok etkilendiği isim olan Yahya Kemal’in ismini verdiği Lale Devri’nde başlayan Batılılaşma hareketi, en hızlı halini almış ve Avrupa tarafından bu durum Türk Mucizesi olarak lanse edilmiştir. Lakin öte yandan ise Doğu ile Batı arasında bilhassa kültürel olarak arafta kalmış bir veya birkaç kuşak yaratmış hatta bunun etkileri az veya çok halen hissedilmeye devam etmektedir. Romanda bu durum kendisini en çok İhsan Bey’in bulunduğu bölümlerde kendisini hissettirse de romanın tamamında bunun varlığını her an hissederiz. İhsan Bey, medeniyet ile kültürün iç içe olduğunu düşünür. Bununla birlikte fertlerin yekvücut olduğu bir cemiyetin tertibinin insanı ölüm mefhumuna karşı koruyacak ve toplumu da kalkındıracak tek çare olarak görmektedir. Romanda ağır basan başka bir unsur olan ve insanların hayatına derinden etki edip onların sınırlarını belirleyen kader olgusuna karşı insanın fert olarak duramayacağını ancak cemiyet halinde kaderle barışık hale gelerek daha iyi bir dünya yaratabileceğini düşünür. Ayrıca Cumhuriyet’le birlikte henüz kalkınma hareketinin üretime dayandırılamadığını, memur kadrolarının doldurulma gayretine fazla odaklanılarak ileride bunun bir kriz oluşturabileceği öngörüsünde bulunur. Müziğin merkezde yer aldığı romanda, İhsan Bey vasıtasıyla Türk’ün romanının musiki olduğu ve musikinin de bizi biz yapan, ruhumuzun derinlerine nüfuz ederek medeniyetimizin kökü olarak bulunması gereken tarihe giden yolu teşkil ettiği belirtilir.

Mahur Beste eserine de adını veren ve Mümtaz’ın aşık olduğu kadın olan Nuran’ın akrabalarından birinin bestesini yaptığı bestenin ailede kuşaklar boyu hüzün mirası olarak gezinir. Bir çocuk annesi olup kendisini yabancı bir kadınla aldatan kocasından ayrılmak üzere olan Nuran, Mümtaz ile tanışır ve kısa sürede ikili arasında aşk filizlenir. Filizlenen aşkın arka planında Mümtaz’ın hayatının anlamını bugünün bir maddesinde yani Nuran’ın güzel gözlerinde bularak geçmiş ile gelecek arasında ruhu uçurumun dibine götüren gelgitlerinden kurtulma arzusu yatmaktadır. Tanpınar’ın Yahya Kemal ile birlikte gezindiği İstanbul sokaklarında, romanda Mümtaz ile Nuran gezinir. Bu esnada edilen sohbetler, aşka soğuk insanın bile aşkla buzlarını eritecek derecede sıcak ve hoştur. Bununla birlikte şehrin tarihi dokusunun yıprandığı noktalar, onlara hafızalarında her geçen gün derinliklere gömülen maziyi anımsatır. İfade edilen eski musikilerden beytlerle gömüldüğü derinliklerden yine yüzeye çıkan mazi, bilhassa romanın kahramanlarının neredeyse tamamının bulunduğu ney musikisinin icra edildiği ev ortamında atmosferi kaplar ve her karaktere nüfuz ederek vecd halini alır. Bu esnada ortama sonradan dahil olan verem hastası, evli ama bir yandan da Nuran’a aşık olan ama özellikle varoluşsal konular üzerinde durmasıyla romanda yer eden Suat ile birlikte evde Tanrı, ölüm ile hayat, cemiyet ile fert, ahlak ve insanın hürriyeti üzerine sohbetler başlar.

Bir ateist olan Suat ile İhsan Bey arasındaki münakaşada Suat’ın insanın hürriyetinin sağlanması için ölen tanrının yeterli olmadığına şahit olup buradan ferdin merkeze alındığını görürüz. Suat, ahlakın da insan ürünü olduğunu ve inançtan sıyrılan insanın önünde ahlak ve benzeri bir sınırın olamayacağını ifade eder. Eğer inanıyor olsa tanrıyla kavga edeceğini ve ona şunları söyleyeceğini belirterek kötülük sorunu ve hayat denilen muammadaki anlam arayışının insanı düşürdüğü vaziyetine parmak basar: “…Sen ki yaratıcısın, bilmemen kabil olmaz. Onun için herhangi birinin derisine gir. Ve kendi yalanını bir an bizimle beraber yaşa; bizim gibi yaşa. Yirmi dört saat bu bataklıkta küçük susuzlukların kurbağası ol!” Anlattığı ve ortamdaki insanlar için uç olan şeylere karşılık tepkilere verdiği “Kendimi duymak istiyorum da ondan! Uçuruma, her an varım, demek ihtiyacı.” Sözleri akla Nietzsche’nin “Uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar” sözlerini getiriyor. Hayatının bir anında sınırlardan ve korkulardan sıyrılarak düşünen ve sorgulayan bir insanın uçuruma ben varım dememesinin veya uçuruma bakmamasının mümkünatı var mıdır? Baktığı yerde huzurun olmadığını görmemesinin ve biraz daha uzun baktığında ise insanın hürriyetinin nihai noktasını Suat’ın veya Nietzsche’nin veya İvan Karamazov’un gördüğü gibi görmemesinin imkanı var mıdır? Genel manada da hayatın kodlarında huzurun olmadığının… Çünkü romanda ifade edildiği üzere “Derin ve sağlam düşünce, bir tek noktaya bakardı: Ölüm! veya başıboş çılgınlık, yani hayat!”.

Dostoyevski’nin İvan Karamazov’u ile Tanpınar’ın Suat’ı, benzer noktaya varırlar yani “Tanrı yoksa her şey mübahtır!”. Daha genel manada ise insanın üstünde onu koyduğu kurallarla düzenleyen ve sınırlayan bir güç mevcut değildir. O halde insan özgürdür ve kendini inşa etmelidir. Ancak kader karşısında ferdin tek başına puslu bir havada dağın başında kaybolmuş olduğu noktada İhsan Bey için cemiyetin tek çıkar yol olduğu ve böylelikle inşayı sağlayabileceği dile getirilir. Tanpınar’ın kendisi de şunları söyler: “Ebedi devam cemiyette vardır. Fert hayatının yerine, topluluk hayatını koyduğumuz an, ölüm bizim için hiçbir hoyrat tarafı kalmamış bir tecrübe olur”. İnsan mensubu olduğu zamanın dışına çıkmak ister ve bu isteği de onu huzurdan uzaklaştırır. Romanda zaman olgusunun huzura en yakın anlam ifade ettiği musikinin bulunduğu anlarda bile hüzün ve ıstırap gözlerini uzaktan da olsa insana dikmiş vaziyettedir. Kendisi Proust’tan etkilenmiş yazar olan Tanpınar’ın zamanı işleyişi olsun Mümtaz’ın Nuran’a aşkının barındırdığı özellikler olsun okurun aklına Proust’u getirir. Bununla birlikte Suat karakteri olsun genel manada karakterlerin işleniş biçimi ve ele alınan konular olsun okurun aklına Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri’ni getirir. Ama bunların yanında en önemlisi, Tanpınar’ın tarihsel köklerimiz ve romanımız olarak nitelediği musikiyi merkez yaparak inşa ettiği üslubudur. Tanpınar aynı zamanda çağdaş romancılarımızdan Orhan Pamuk’u çok etkilemiştir. Bu etkilerden gözüme en çok çarpanları; hüzün teması, İstanbul’un merkeze alınması ve anlatımları, nehir roman tekniğinin kullanımı, eski geleneklerin romanlarda önemli bir unsur olması.

Bir ucunda İhsan Bey’in diğer ucunda Suat’ın bulunduğu sarkaçta salınan Mümtaz’ın tutunma çabalarının seyrini sizlere bırakarak incelememi bitiriyorum.

İyi okumalar.
"Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir. Asıl mesele, birbirimize hayatlarımızı verebilmektir. Baştan aşağıya, sadece bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip oradan tek bir ruh olarak çıkabilmektir."
"Düşünce,sanat,yaşama aşkı,hepsi sende toplandı. Hepsi,senin hüviyetinde birleşti. Senin dışında düşünememek hastalığına müptelâyım."
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 180 - Dergâh Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Huzur
Baskı tarihi:
Şubat 2002
Sayfa sayısı:
442
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750801754
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Geçmişimiz, kimliğimiz, Doğu ile Batı’nın engin kültürleri arasında, -iki cihan arasında- kendimizce ve kimi zaman kendimiz olamadan duruşumuz, tereddütlerimiz, günü ve ânı yaşayışımız, itiyatlarımız, itikatlarımız, “sükût musikisi”nden aldığımız haz, kendi kültürünü üreten, ürettikçe harcayan İstanbul, neylerin, kudümlerin ve derin bir musikiyi yaratmışların hâlâ bizi çeken hâlesi, ruh gezintileri, yumuşak ama derin sorular, bütün bu “terkip”ten bize kalan lezzetli bir huzursuzluk... Huzur, önce Mümtaz ile Nuran’ın aşklarının romanıdır, sonra ömrümüzün romanı. Ahmet Hamdi Tanpınar, en önemli romanı kabul edilen Huzur’u önce tefrika olarak Cumhuriyet gazetesinde yayımladı. Bir süre sonra romanda önemli yapısal değişiklikler yaptı. Eklediği yeni bölümler romana bambaşka bir boyut getirdi ve bu haliyle kitaplaştı. Elinizdeki bu kitap, Huzur’u ve tefrikadan kitaba geçerken yazarın roman üzerinde yaptığı tüm değişiklikleri içeriyor. Huzur’u, yazarının elinden ilk çıktığı ve son çıktığı biçimde, bir arada görmek isteyenlere...

Kitabı okuyanlar 5,9bin okur

  • Emrah
  • Hicran yılmaz
  • Aslı Koca
  • Leyla Yüksel
  • Burçin Yılmaz
  • Dilârâ
  • Tarik Batuhan
  • Ledzeppelin88
  • Saliha Aköner
  • Esra Kocabey

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%3.6 (56)
9
%1.6 (25)
8
%1.2 (19)
7
%0.8 (12)
6
%0.5 (7)
5
%0.1 (2)
4
%0.1 (2)
3
%0.1 (1)
2
%0
1
%0.1 (1)

Kitabın sıralamaları