Hüdavendigarrr

Hüdavendigarrr
@Hudavendigarrrr
Benim ağzımdan çıkan sözler, sözün muhatabından ziyade kendi karakterime karşı mesuliyetimdir. Kitaplar benim en iyi dostum, yalnızlık en büyük sığınağımdır.
Puan vermedi·131 syf.··
2026 24. kitabı
Tek Başına Bir Adam, hacminden beklenmeyecek bir cüretle, modern insanın en aristokratik trajedisini sahneye koyuyor: Derin bir aidiyetsizlik ve entelektüel bir izolasyon. Christopher Isherwood, bizi George adında yas tutan bir akademisyenin zihninde gezdirirken, aslında burjuva ahlakının ve banliyö sıradanlığının ortasına bırakılmış rafine bir bilincin otopsisini yapıyor. Kitap, kalın entelektüel tuğlalardan hoşlananların aksine, "az ama öz" felsefesini benimseyen, her cümlesi incelikle yontulmuş bir heykel gibi duran o nadir yapıtlardan. ​Romanda beni en çok büyüleyen şey, Isherwood’un acıyı asla vulgarize etmemesi, onu bir rütbe gibi, sessiz ve asil bir biçimde taşıması oldu. George’un acısı, varoluşçu bir başkaldırıdan ziyade, stoacı bir katlanış. Çevresindeki o kitlesel sıradanlığa, banliyö hayatının mekanik neşesine karşı takındığı mesafeli ve alaycı tavır, tam anlamıyla entelektüel bir aristokrasinin dışavurumu. O, kalabalıkların arasında bir yabancı değil; kalabalıkları kendi zihinsel laboratuvarında inceleyen titiz bir gözlemci. ​Kitap, uyanış anıyla başlar ki bu kısım felsefi olarak tam bir başyapıttır. "Ben" ve "şimdi" bilincinin acı verici geri dönüşü, bir insanın kendi varoluşunun ağırlığını her sabah yeniden kuşanmasını anlatır. Isherwood, zamanı doğrusal bir akıştan çıkarıp George’un zihninde büküyor; geçmişin gölgesi, şimdinin tatsız gerçekliğiyle öyle bir çarpışıyor ki, ortaya muazzam bir melankoli çıkıyor. Bu yönüyle metin, bana Proustvari bir hafıza felsefesini ve Woolf’un bilinç akışındaki o şık zamansızlığı hatırlattı. ​Eğer bu eseri sadece bir "yas hikayesi" olarak okursanız, onun asıl dehasını ıskalamış olursunuz. Tek Başına Bir Adam, modern dünyanın tek tipleştirici baskısına karşı, bireyin kendi özgünlüğünü ve estetik değerlerini koruma
Tek Başına Bir AdamChristopher Isherwood · Yapı Kredi Yayınları · 201825 okunma
Reklam
Puan vermedi·192 syf.··
2026 23. kitabı
Her gün aynı saatte uyanıp, aynı kaldırımlarda yürüyen, aynı sahte nezaketlerle günü kurtaran o "çoğunluğun" arasında, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı bir yerlerde durmuş, sadece bize bakıyor gibi. Kitabı bitirdiğimde içimde kalan ilk duygu, tanıdık bir kırgınlık oldu. Sanki C. ile bir barda karşılıklı oturmuşuz da, o hiç konuşmadan sadece bardağına bakarak dünyaya karşı o muazzam, o sessiz protestosunu gerçekleştiriyormuş gibi hissettim. ​Aylak Adam, sadece bir adamın İstanbul sokaklarındaki avareliğini anlatmıyor; asıl mesele, ruhun o hiçbir kalıba sığmayan evsizliği. Karakterimiz C., modern dünyanın bize birer "başarı" veya "görev" diye dayattığı her şeyi elinin tersiyle itiyor. Evlenmek, bir iş sahibi olmak, sabah sekiz akşam beş düzenine boyun eğmek… Ona göre tüm bunlar, insanın kendi samimiyetsizliğine bulduğu konforlu kılıflardan ibaret. Çoğunluk olmanın getirdiği o uyuşuk güven duygusunu reddediyor. Çünkü biliyor ki, herkes gibi olmak, aslında herkesin ortak olduğu o büyük yalana göz yummak demek. ​Kitabın felsefi damarı tam da bu noktada, "tutamak" kavramında gizli. C., hayata tutunacak sahte bir dal aramıyor. Para, mevki ya da alışkanlıkların getirdiği o sahte güvenli alanlar onun ruhunu doyurmaya yetmiyor. O, her şeyiyle gerçek, pürüzsüz ve mutlak bir bağ arayışında. İşte trajedisi de burada başlıyor: Dünyada her şeyin bir piyasası, bir karşılığı varken, o karşılıksız ve hesapsız bir sevginin peşine düşüyor. Haliyle, sarsılan iyi niyetinin ve kırılan güveninin enkazı altında kalıyor. İnsanların arasına her karıştığında, o derin yalnızlığı daha da katmerleniyor. Sustuğu anlar, aslında bu dünyaya söyleyecek hiçbir sözünün kalmadığı, kelimelerin bile sahteleştiğini anladığı o kırılma noktaları. ​Yusuf Atılgan, öyle ağdalı, yukarıdan bakan bir dille de yapmıyor
Aylak AdamYusuf Atılgan · Can Yayınları · 201971,1bin okunma
Puan vermedi·197 syf.··
2026 21. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 20:40
Virginia Woolf’un Pazartesi ya da Salı kitabını bitirdiğimde, elimde klasik bir öykü kitabından ziyade, zihnimin içine üflenmiş bir hüzün bulutu kaldı. Eğer bu kitaba "arkası yarın" tarzı, olay örgüsü olan, başı sonu belli hikayeler okumak için başlarsanız muhtemelen birkaç sayfa sonra tıkanıp kalırsınız. Çünkü Woolf bize bir olay anlatmıyor; o olayın insan ruhunda bıraktığı o belirsiz, sızılı tortuyu fısıldıyor. ​Beni kitapta en çok vuran şey, yalnızlığın ve geçiciliğin bu kadar estetik ama bir o kadar da çıplak anlatılması oldu. Sayfaları çevirirken kendimi sürekli bir tren penceresinden dışarıya bakar gibi hissettim. Manzaralar, insanlar, kelimeler akıp gidiyor; yakalamak istiyorsunuz ama elinizde kalan tek şey o anın sizde uyandırdığı o tarif edilemez boşluk hissi oluyor. Woolf, bilincimizin etrafındaki o şeffaf örtüyü öyle bir kaldırıyor ki, karakterlerin içsel acılarıyla kendi gizli melankoliniz arasında tuhaf bir bağ kuruyorsunuz. ​"Sözcükler o kadar yetersiz ki..." diyor bir yerde. Gerçekten de öyle. Kitap boyunca sanki yazar da kelimelerle savaşmış, o anlatılamaz varoluşsal kederi dile getirebilmek için dili zorlamış gibi. Okurken insanı boğan bir kasvet yok ama içinize işleyen, "Burada, ağaçların altında otururken, insan dünyadan tamamen kopmuş gibi hissediyor" cümlesindeki o derin ve sessiz kopuş var. ​Kısacası benim için Pazartesi ya da Salı, bir oturuşta tüketilip rafa kaldırılacak bir kitap değil. Zihnin yorulduğu, dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi içindeki o tanıdık hüzne sığınmak istediği anlarda, rastgele bir sayfasını açıp birkaç satırında kaybolunacak türden zamansız bir sığınak.
Pazartesi ya da SalıVirginia Woolf · Notos Kitap Yayınları · 2020566 okunma
9/10
·80 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 02 Haziran 2026 12:46
Kant’ın eğitim anlayışını okurken aslında bir pedagojik metinden çok, insanın kendini inşa etme serüveni üzerine yazılmış felsefi bir manifesto ile karşılaştığımı hissettim. Ona göre insan, doğanın hazır sunduğu bir varlık değil; disiplin, ahlak ve aklın rehberliğiyle sürekli biçimlenen bir potansiyeldir. Kitap boyunca eğitimin yalnızca bilgi aktarmakla sınırlı olmadığı, bireyi özgür ve sorumluluk sahibi bir karaktere dönüştürme çabası olduğu fikri öne çıkıyor. Kant’ın insanı araç değil amaç olarak gören yaklaşımı, günümüzün sonuç odaklı eğitim anlayışına güçlü bir eleştiri niteliği taşıyor. Bu kısa ama yoğun eser, bana eğitimin meslek kazandırmaktan önce insan olmayı öğretmesi gerektiğini düşündürdü. Sayfalar ilerledikçe çocuk yetiştirmekten toplum inşasına, bireysel özgürlükten ahlaki olgunluğa kadar uzanan derin bir düşünsel yolculuğa çıktım. Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen Kant’ın soruları hâlâ güncelliğini koruyor; çünkü eğitim meselesi özünde insanın ne olduğu ve ne olabileceği sorusundan ayrı düşünülemiyor. Bu nedenle “Eğitim Üzerine”, yalnızca eğitimcilerin değil, insanın zihinsel ve ahlaki gelişimi üzerine düşünen herkesin kütüphanesinde bulunmayı hak eden değerli bir eser.
Eğitim ÜzerineImmanuel Kant · İz Yayıncılık · 20182,108 okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2026 17. kitabı
Değişik bir kitap, bu tarz kitaplarla alakalı hissiyatım; insan onları okumaz, onlarla hesaplaşır. İnsanın Acısını İnsan Alır benim için tam da böyle bir metin oldu. Sayfalarını çevirdikçe bir hikâye takip ettiğimi değil, kendi içimde yıllardır sessizce biriktirdiğim duyguların yankısını dinlediğimi hissettim. Bu eser, okuyucusunu avutmaya çalışan bir teselli kitabı değil; insanı kendisiyle yüz yüze bırakan, kaçınılmaz bir iç muhasebeye davet eden ciddi ve vakur bir anlatı. Yazarın dili, abartıya kaçmayan ama derinliği ihmal etmeyen bir sadelik taşıyor. Sözler ne fazla süslü ne de kuru; tam aksine, yerli yerinde ve ölçülü. Bu ölçülülük, metne güven veren bir ağırlık kazandırmış. Okurken sık sık şunu düşündüm: İnsan ruhunu anlamak için büyük cümleler kurmaya değil, doğru cümleleri doğru yerde söylemeye ihtiyaç vardır. Kitap boyunca en çok dikkatimi çeken husus, acının bir zayıflık değil, insanın olgunlaşma yolculuğunda kaçınılmaz bir eşik olarak ele alınmasıydı. Yazar, insanın yaralarını inkâr etmesini değil; onları tanımasını, kabul etmesini ve nihayetinde onlarla barışmasını öneriyor. Bu yaklaşım, bana hayatın en sert dönemlerinde bile insanın kendi iç sesini kaybetmemesi gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Eserin bir başka kıymetli tarafı da merhameti ve anlayışı merkeze koymasıdır. Günümüz dünyasında insanlar çoğu zaman hızlı yaşıyor, hızlı konuşuyor ve hızlı yargılıyor. Oysa bu kitap, insanın insana iyi gelmesinin hâlâ mümkün olduğunu; bir insanın bir başka insanı gerçekten dinlediğinde, en ağır yüklerin bile hafifleyebileceğini sakin bir bilgelikle anlatıyor. Okuma sürecim boyunca zaman zaman kitabı kapatıp uzun uzun düşündüğüm oldu. Çünkü bazı cümleler yalnızca okunmak için değil, üzerinde durup tartılmak için yazılmıştı. Bu eser bana şunu hatırlattı: İnsan
İnsanın Acısını İnsan AlırŞükrü Erbaş · Kırmızı Kedi Yayınevi · 201814bin okunma
Reklam