Kalbim
ölü mevsimler gibisin
bir şeyin görünmeyen iyi yanları gibi
ama bitti mevsim,
bir başka yolcu yok sana
fark etmez gibisin.
Kalbim
demir masanın küfü, örtünün yırtığı
camın kırığı, patlayan freni hayatımım
kalbim, anla, bitti mevsim
bir başka yolcu ypk sana.
Mevsimler birinden öbürüne çevrilirken, elimizi arı sokarken, bisikletten düşüp dizlerimizi kanatırken canımıza bir şey olurdu; hissederdim. Ama acıya dahil değildi yine de bunlar.
Günün saf ışığı yavaş yavaş ovadan geçecek birazdan.
Dağların ardından eflatun bir perde gibi dalgalanacak.
Sonra ışık hızıyla -evet ışık hızıyla- camın karnından içeri,
durgun, sessiz ve hep öyle kalacakmış gibi yayvan odaya vuracak.
Bir kapı, ötekine gıcırtıyla gerinerek açılacak,
mutfakta çayın sesi demlenmeye başlayacak.
Oturup ağlamaktan başka bir iş kalmamış gibiydi. Kendi içine kapanıp bir sınırsız vicdan azabını, vicdan azabı olduğundan bile habersiz çekmek, mini mini, değersiz, gülünç, dertlere öfkelenip, mini mini, değersiz gülünç sevinçlerle mutluluğuna kendini kandırarak sürünmek "ve artık ölmek, ölebilmek" Kalmıştı.